30 Mart 2010 Salı

Büyük deney

CERN'de protonları çarpıştırma deneyi başladı. Bana göre deneyin 3 özelliği çok önemli. Bilim adamlarının açıkladığına göre:

1- Açığa çıkan 3.5 Tera elektron volt (3.5 trilyon elektro volt) bir kelebeğin kanat çırpmasının açığa çıkardığı enerji kadar. Peki bu kadar küçük bir enerji neden bu kadar önemseniyor. Cevap: Bu enerji bir protonun büyüklüğüne oranla çok yüksek. Bu da şöyle açıklanıyor: Sıcak bir denizde yüzmek insanı etkilemez ama bir sürahi sıcak su insanı yakabilir. Yani bir yoğunluk meselesi söz konusu.

2- Deney bitmedi. 20 yıl kadar sürebilir. Bilimadamları aradıkları özellikle "X" parçacığına ve diğer parçacıklara hemen ulaşırlarsa bu çok iyi bir şans olarak değerlendiriliyor. Şansları yaver gitmezse bu parçacıklara ulaşmak yılları da alabilir.

3- Bu deneyde saniyede 40 proton çarpışması meydana geliyor. Her çarpışmanın ortaya çıkardığı veriler CD'lere kaydediliyor. Bu CD'lere yazılan milyarlarca verinin analizi çok zaman alacak. Bu analizi dünyanın her yanından bu deneye katılan bilimadamları yapacak. İşin en zor ve zaman alıcı yanı da işte bu.

Read more...

12 Mart 2010 Cuma

Usta'yı kaybettik

-son çizgisi-

Bu kadar gazeteci öldü, hiç bu kadar üzülmemiştim.
Bunda belki ustanın son günlerine yetişmemin de etkisi vardır.
Geç tanıdım Turhan Selçuk'u.
Çok ama çok sevdim...
Evet...
Cumhuriyet'in Söz Çizginin köşesi boş kaldı.
Abdülcanbaz'ın babası öldü...


Çizerler bugün USTA'ları için çizdi.
Musa Kart

Ercan Akyol

Haslet Soyöz

Latif Demirci

Read more...

11 Mart 2010 Perşembe

Batı Doğu'da Batar

Zülal Kalkandelen:
İşe bakar mısınız? Bir yanda yıkmak amacıyla ülkeyi işgal ettikleri Saddam rejimi, diğer yanda İran...

Hangisini tercih edecekler?


“Amerika’nın Ortadoğu’daki planları her zaman istediği yönde gitmiyor tabii” diye düşünebilirsiniz. Ama bence, o kadar emin olmayın...

Acaba Amerika, 7 Mart seçiminin de bir kaosa dönmesini istiyor olamaz mı? Bakmayın siz o Irak’tan çıkacağız laflarına...

Seçimden sonra Irak’ta istikrarsızlık tehlikesi belirirse, çekilme sürecini yavaşlatacaklarını söyleyenler de Amerikalılar...


Özelde Ortadoğu'da ve genelde Doğu dünyasında Batı'nın simülasyonları tutmaz. Batılıların kendi kendilerine yaptıkları planlar, programlar buralarda çöker. Çünkü Batı'nın düşünce yapısıyla "Bizimki" aynı değil. Kaosun ülkeleridir buralar. Ve kaosun geçerli olduğu buralarda önceden tahmin etme işi zordur. Neyin, ne zaman, kimlerle, kimin için olacağını kestirmek buralarda işlemez. Çünkü her şey her şeye bağlı...

Read more...

10 Mart 2010 Çarşamba

Kredi kartları: Müşteri vatandaş

Artan enflasyon nedeniyle harcamalarını karşılayamayan, işini kaybettiği için maaş alamayan dar gelirlinin kurtarıcı olarak sarıldığı kredi kartları, şimdi onların kabusu oldu. Merkez Bankası’nın verilerine göre, 1 milyon 250 bin kişinin kredi borcu 129 milyar 161 milyon liraya ulaştı. Bu rakam, 286.9 milyar liralık devlet bütçesinin yarısına yakın. (Kaynak)

Bu kredi kartları meselesi aslında o kadar da karmaşık bir konu değil. Aslına bakılırsa yerinde kullanıldığı takdirde işe yarayan bir ödeme yöntemi bence. Yeter ki kuralına uyulsun, çekilen miktar zamanında geriye ödensin. Bu arada kredi kartı sabit kesintilerinden bahsetmiyorum. Orası ayrı konu.

Normalde, işi bilen için harcamaları kontrol altına almaya yardımcı oluyor kredi kartları. Kişisel bütçe yapanlar için güzel bir araç. Ya da küçük harcamalarda bozuk paraların cepte taşınmasını engelleyebiliyor. Ya da kartlar aydan aya maaş alanlar için bulunmuş iyi bir uygulama. Şimdi al, maaşını aldığında öde; güzel bir şey.

Şimdi al, diyorum ama neyi? Reklamda gösterilen her şeyi mi? Yol üstündeki dükkanlarda görülenlerin hepsini mi? Ne pahasına olursa olsun arkadaşlarımızın, komşularımızın aldıklarını mı? Tabiki hayır!..

Buradaki anahtar kelime "ihtiyaç!" O istenen şeye gerçekten ihtiyacım var mı? Onu almasam da olur mu? Bu soruların cevapları bizim o "şeyleri" alıp almayacağımızı belirler. Eğer ihtiyacımız yoksa, neden alalım ki değil mi?

İşte kredi kartları borcu olayına bir de bu açıdan, yani ihtiyaç açısından bakmamız gerekir. Artan enflasyon vatandaşın alım gücünü düşürmüştür, tamam, ama insanlarımızın kredi kartını "tam yerinde" kullanmadığı gerçeğini de gözardı etmememiz gerekir.

Değişen tüketici alışkanlıkları, reklamların sürekli tüketimi pompalaması, halkın/vatandaşın ihtiyaç-borç kavramlarını değiştirdi. Eskiden birisine borçlu olmamakla övünen bir toplum, şimdi abartılı şekilde borçlanıyor. Eskiden birine borçlu kalmayı "namus meselesi" sayan insanlarımız gitti, yerine canavar bir tüketici/müşteri/vatandaş modeli geldi.
Olaya bir de bu açıdan bakmakta fayda var.

Bankaların kredi kartı dağıtmak için kampanyalar düzenlemesi, kredi kartı almayı çocuk oyuncağı haline getirmesi, adeta yoldan geçen herkese kart dağıtması gibi durumları bir kenara bırakırsak, burada asıl iş vatandaşa düşüyor. Sorumluluk, eline verilen karta bir "borç yapma özgürlüğü" olarak bakan vatandaşa düşüyor. Bu sorumluluğu büyüğüne, yöneticisine, "devlet baba"sına vs. yıkmaya kalkan vatandaşlarımız, insanlığından vazgeçip koyunluğa razı olmuş demektir.

Not: Ben tam bunları yazarken, televizyonda da kredi kartı borçlarından ötürü intihar edenlerin sayısı geçiyordu.

Read more...

9 Mart 2010 Salı

Katsayı sorunsalı

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, katsayı uygulaması yerine planlanan sabit puan modelinden de yasaya uymadığı gerekçesiyle vazgeçebileceklerini açıkladı. "Benim söylediğim toplama hikayesini unutun" dedi.

Gençler bu konuda ciddi bir kafa karışıklığı içinde. Sadece gençler mi, bu işi buraya getirenler kadar bizler de öğretmenler de... Yani okuduğunu anlama kapasitesine sahip olan kimse, işin içinden çıkamıyor.

Geçen gün meslek lisesinde okuyan yeğenimle konuşmamızda, nasıl bir uygulama olacak diye sorduğumda, bu konuda hiçbir bilgilerinin olmadığını, hocalarının da kendilerine yardımcı olamadığını söyledi. Ben de ona iki hafta kadar önce YÖK başkanının açıkladığı formülü anlattım. Yani kendi alanlarında bir seçim yaptığında puanlarının sabit bir sayıyla toplanacağını, başka alandan bir bölümü seçtiklerinde ise böyle bir sabitin eklenmeyeceğini anlattım. Öyle olduğu takdirde, mesela bilgisayar bölümünde okuyan bir meslek liseli öğrenci bilgisayar mühendisliği bölümünü seçmek isterse, o sabit sayıyı telafi edecek sayıda "artık" soru çözmesi gerekecekti. Ancak bu formülden de vazgeçildi.

Yasaların neyi emrettiğini, bu formülün neden yasalara uymadığını bilmiyorum. Ancak şimdi bu kafa karışıklığının mimarları kim; bu karmaşıklığı kimler çıkardı? Bu soruların cevabını iyi vermek gerekir diye düşünüyorum...
Kaşınmayan bir yeri kaşıyarak yara haline getirenler, ortada duran bir olayı alıp sorunsallaştıranlar tabiiki iktidarda olanlardır ve yanında YÖK'tür.

Bundan sonra neler olacağını merak ediyoruz. YÖK'ün sıkışan sınav takviminden dolayı eski sisteme "bir kerelik" bile olsa dönebileceğini tahmin ediyorum.

Read more...

8 Mart 2010 Pazartesi

TDK e-bulmaca: Sözbul

Türkçeye verdiğimiz önem aşikar. Elimizden geldiğince blogumuzda (ağ günlüğü) kurallara uygun yazmaya gayret ediyoruz. "Türkçe giderse Türkiye gider" sözünü rehber edindik kendimize. Ve sahibi olduğumuz tüm web (ağ) sitelerinde bununla ilgili görsellere yer veriyoruz.

TDK (Türk Dil Kurumu) Türkçe dilinin korunması ve geliştirilmesi amacıyla önemli görevler üstlenmiş durumda. Bu kurumla ilgili elbette geniş bir bilgi vermeyeceğim. İsteyen gidip resmi ağ sayfasını (web site) okuyup bilgilenebilir. Sadece, TDK'nin bugün kullanıma sokacağı bir uygulamadan bahsetmek istiyorum.

TDK Türkçe kelimelerin, kavramların, terimlerin doğru kullanımını göstermek ve eğitmek maksadıyla e-bulmaca hazırlıyor. Adına da "Sözbul" demişler. Bu bulmacaya, isteyen herkes TDK'nin ağ sayfasından üye olabiliyor. Şimdiye kadar 70 bin kişi üye olmuş. Üye olan herkese TDK e-posta yoluyla kare bulmaca yolluyor. Bulmaca günün özelliklerine uygun olarak hazırlanıyor. Bu uygulamayla önceden üye olduğum "günde bir söz" uygulamasını birleştirmişler. Gönderdikleri e-postada "Günün sözü" ve "TDK'nin yabancı sözcüklere önerdiği Türkçe karşılıkları"n yanısıra bulmaca da yer alıyor. Bulmacalar 10-10 veya 15-15 boyutlarında hazırlanmış. "Yok ben alışık değilim böyle elektronik bulmacalara, illa ki kalem kağıt olacak" diyorsanız yazıcıdan çıktı alarak da çözebilirsiniz.

Bu konuda kurumun başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Türkçenin kullanımı açısından gördükleri en büyük olumsuzluğun ''kısır söz varlığı'' olduğunu söylüyor. Kişilerin kelimeleri birbirinin yerine ve yanlış anlamda kullandıklarını da anlatıyor Akalın. Bu nedenle TDK olarak değişik uygulamalarla kişilerin kelime dağarcıklarını genişletmeye çalıştıklarını belirtiyor.

Bu arada uygulamaya üye olan 70 bin kişinin arasında ünlü isimler de bulunuyor. Okan Bayülgen de bunlardan biriymiş. Ben demiyorum bunu, Prof. Akalın diyor.

Umarız bir "çimdik" kadar bile olsa faydası olur. Umulana ulaşılır...

Read more...

6 Mart 2010 Cumartesi

Vicdani reddin geçersiz!


Er Muhammed Serdar Delice, "Benim Müslüman kimliğim asker olmayı kabul etmiyor" diyerek askere gitmeyeceğini söyledi.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi'nde konu hakkında basın toplantısı düzenleyen Delice, Türklerin tarih boyunca üç kıtaya hükmettiğini anlatarak "Ama ne silahla ne de zorbalıkla. Maneviyatla, imanla, hoşgörümüzle sahip çıktık bütün uluslara" dedi.
Cumhuriyet Gazetesi bir süredir İlhan Selçuk'un eski yazılarını yayınlıyor. Bu haberin Cumhuriyet'te çıktığı gün İlhan Selçuk'un 8 Mart 1998 tarihli "Kör İnancın Robotu" başlıklı yazısı da yayınlandı. İlhan Selçuk yazısında şöyle diyor:
...Ama yeniçerinin yanında samurayın esamisi okunur mu?..

Yeniçeri olağanüstü bir buluşun sonucunda ortaya çıkan bir asker türü ki eşi menendi yeryüzünde yok!.. Osmanlı, Avrupa’nın köylerinden Hıristiyan çocuklarını çok küçük yaşta devşiriyor, eğitiyor, askeri öğretimden geçiriyor; artık ideolojik koşullanmanın bir robotudur yeniçeri…

Nedir o ideoloji?..

Osmanlı ‘nizam-ı âlemi’ oluşturacak; yani ‘Dünya Düzeni’ni kurmak gerekiyor; şeriatın geçerli olmadığı yer ‘Dar ül Harp’tır, küffara karşı sürekli savaş, Osmanlı’nın dünya görüşüdür; yeniçeri de bu amacın askeridir.

*

Hıristiyan çocuğu serpilip büyürken tepeden tırnağa yeni bir inanç eğitiminden geçiriliyor, savaş sanatını da öğreniyor…

Yeniçeri bir ‘terminator’dur…

Yeniçeri dünyayı fethedecektir; Yemen, Mısır, Balkanlar, Nemçe yetmez; Avrupa’nın altını üstüne getiren yeniçeri ordusu, sipahilerin yetersizleştiği yerde savaşa fırtına gibi katılıp işi bitiren güçtür.

Hıristiyan Avrupa’yı dize getirenlerin Hıristiyan çocukları olması, inanılmaz bir çelişkiyi vurguluyor, Osmanlı dehasını gözler önüne seriyor.
Bu iki yazının Cumhuriyet'te aynı gün (3 Mart 2010) çıkması tesadüf. Ama Er Delice'ye cevap veriyor İlhan Selçuk. Biz de kendi cevabımızı verelim:

Yanlış biliyorsun Sevgili Muhammed!
Türkler imanla, hoşgörüyle fethetmediler dünyayı. Silahla, kanla, canla, akılla fethettiler. Avrupa'yı, dize gelmeyen ulusları kılıcın gücüyle yendiler. İman, hoşgörü, maneviyat ise sonradan geldi.
Yani...
Kılıçla aldılar, imanla yönettiler.
Kanla aldılar, hoşgörüyle hükmettiler.
Can verdiler, maneviyatla sistemi kurdular.
Üç kıtaya hükmetmeyi böyle başardılar. Yoksa kimse biz daha fazla imanlıyız diye kapılarını açmadı.
İyi düşün, yanlışa düşme!

Read more...

5 Mart 2010 Cuma

Bir Postacı Hikayesi

Sevindiğim bir olayı anlatayım. Aslında sonucu bakımından şaşırdığım bir olayı. Dinleyin:

Bundan yaklaşık on gün önce yeğenim, içinde banka bilgilerimin de olduğu postayı getirdi. "Postacı yolda atmıştı, ben buldum" dedi.
"Nasıl olur," dedim. "Normalde her zaman evimize kadar gelen postacı niye böyle bir şey yapsın ki?"

Anneme sordum, "hemen hemen 2 aydır böyle yapıyor" dedi. İki aydır bize gelen kredi kartı ekstresi, telefon, internet faturası her neyse yola açık olan bahçe kapımızın hemen önünde bırakılıyormuş. En sonuncusu ise benimkisi oldu. Kredi kartı ekstrem ve banka hesap özetim.

Bunlar gizli bilgiler. Ekstre ne ise de banka özet bilgileri herhangi birinin eline geçmesi durumunda, eline geçen kişi biraz da uyanıksa, olumsuz sonuçlar doğurabilir. Başımı ağrıtması kuvvetle muhtemel...

"Şikayet et," dedi annem. "Git postaneye şikayet et!" Yok dedim, postaneye gitmeden de yaparım ben bu işi.
Oturdum bilgisayarın başına.
PTT'nin web adresini buldum, Google'dan.
Şikayet kutusuna aynen şunları yazdım, telefonumu da vererek:

"Posta dağıtıcılarından şikayetimiz var. Bize gönderilen hiçbir posta yaklaşık iki aydır elimize ulaşmıyor. Postalarımız daha önceleri ulaşabildiğine göre demekki adres bilgilerinde sorun yok! Postacımız, bize gönderilen bütün belgeleri yolda fırlatıyor ve bazen bu postalar birkaç gün sonra komşularımız tarafından bulunuyor. Bu belgeler içinde "geç kalınması durumunda mali külfet getirecek" belgeler de var. Bu sorunun bir an evvel çözülmesini rica ediyorum.."

Aynı mesajı bir de PTT'nin Iğdır Müdürlüğü'ne e-mail yoluyla gönderdim.
Birkaç gün bekledik.
Bir sonuç çıkar umuduyla...
Ancak kimseden ses seda yok!
Bize bu yönde ne bir telefon geliyor ne de bir mail...
Bu sefer daha ayrıntılı bir araştırma yaptım. PTT'nin Personel Daire Başkanlığı'nın ve Disiplin Daire Başkanlığı'nın e-posta adreslerini buldum. Aynı mesajı bu dairelerin tüm yöneticilerine yolladım. "Cevap gelmemesi üzerine ikinci mesajdır" diye de not düştüm.

Sonuç mu?
Sonuç pozitif.
Son mesajımın akşamının mesai bitiminde aradılar. "Sorun nedir?" dediler, anlattım. "Hemen yarın postacınızı size gönderiyoruz, gerekirse özür de dilettiririz" dedi telefondaki ses kapatmadan önce.

Ertesi gün postacı geldi.
Bir yanlış anlama olduğunu, kendisinin bize karşı bir husumetinin olamayacağını, bundan sonra bütün postaları da bizzat elimize ulaştıracağını söyledi. Sonra da özür diledi.
Biz de kendisini tanımadığımızı, bundan dolayı da kendisiyle kişisel sorunumuzun olamayacağını söyledik ve şikayetimizi geri çekeceğimizi bildirdik. Öpüştük koklaştık...
Sorun nihayetinde çözüldü.

Buradan bir sonuç çıktı.
PTT çalışıyor!.. Gerçekten de stres testini geçtiler. Eski vurdum duymaz PTT gitmiş, yerine sorun çözen, dinleyen, hatta özür dileyen, dinamik bir Ptt gelmiş.

Buradan iki de ders çıkıyor.
Iğdır, Iğdırmava belki Allah'ın nimetlerinin ulaştığı son nokta olabilir. Ama elimizde tüm bunları yok sayan bir alet var: Internet!..
İkincisi her kuşun eti yenmez!

Read more...

Ezberletilmiş korkular

Ermenilerin "Sözde Soykırım Tasarısı" tam adıyla ABD Temsilciler Meclisi Alt Komitesi'nden geçti. Şimdi Temsilciler Meclisi genel kuruluna gelip gelmeyeceği, gelirse oradan geçip geçmeyeceği merak ediliyor. Onlar merak ededursunlar, biz işin başka tarafına bakalım...

Önce şunu belirtmem gerekir ki tasarının onaylanmasından ben memnun oldum. Çünkü "yeter artık" diyorum. Çünkü bu tasarının "genel kuruldan" da geçmesi durumunda ne sonuçlar doğuracağını merak ediyorum. Ne yapabilirler, ne olacak, ne gibi yaptırımlar gelebilir hakikaten merak ediyorum. Bunları görmek istiyorum. Şimdiye kadar başımızda sallanan kılıcın gücünü gerçekten görmeyi arzu ediyorum. Korktuğumuz başımıza gelmeyecek, emin olun!..

Başka merak ettiklerim de şunlar: Bizim hükümetimiz, devletimiz buna karşı ne yapabilecek? Elinden ne gelecek? Karşı atağımız ne olacak? Argümanlarımız ne olacak? Bundan sonraki pozisyonumuz ne olacak? Tüm bunları görmek istiyorum. Çünkü kendimi bildim bileli bu "sorun" var ve bize hep ezberletilmiş sonuçlarından bahsediliyor. Bakalım bu sonuçlardan ne kadarı gerçekleşecek?

Ancaaaak...
Bu soruların cevaplarını bulacağımızı hiç sanmıyorum. Tasarı genel kuruldan geçmez, geçerse ellerinde koz kalmaz! Türkiye'yi parmaklarının ucunda oynatmak varken, bunu kaybetmek istemezler...

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST