15 Aralık 2009 Salı

Ödevini yap!..

Kitaba devam...
Bilgi konusunda kitapta şöyle bir hikaye var. Onu da verdikten sonra bu hususu kapatıyorum:

Çin’deki bir Amerikan otomotiv fabrikasında şu deyiş asılıdır:

"Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır.
Ceylan en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa öldürüleceğini bilir.

Afrika’da her sabah bir aslan uyanır.
Aslan en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa aç kalacağını bilir.
İster aslan olun ister ceylan,
Güneş doğduğunda koşmaya başlayın.
Bilgiye herkes eşit derecede ulaşabiliyorsa o halde diğerlerini geçmek istiyorsan, diğer herkesten çok çalışmak zorundasın. Diğer herkes uyurken sen çalışmalısın.

Ve şöyle devam ediyor:
Çocuklarımıza hep şöyle derdik: "Tabağındaki yemeği bitir, nice aç insan var dünyada." Artık şöyle dememiz lazım: "Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada".
Madem herkes bilgiye ulaşmada eşit, o zaman kim daha çok çalışırsa o öne geçecektir.
Acaba?
Bunu ayrı bir yazıyla irdelememiz gerekir. Bilgiye ulaşma hakkına herkes aynı oranda sahipse, neden o zaman Türkiye bilgi toplumuna dönüşemiyor?

Read more...

Bütün Hastalıkları İçeren Kitap

Bundan yıllar önce, sanırım 1998 yılıydı, bir gece annem çok hastalanmıştı. Elimizden bir şey gelmiyordu. İlk müdahale olarak yapmamız gereken hiçbir şey bilmiyorduk. Bu bana çok koymuştu ve tecrübeli bir doktor olan dayıma bir istekte bulunmuştum:

"Bana içinde bütün hastalıkları içeren bir kitap verebilir misin?"

Amacım, bundan sonra olabilecek vakalarda bir şey yapabilmekti. Küçük ve basit bir istekti bu. En azından evde yapılabilecek bir "ilk müdahale" öğrenmek istiyordum. Benim bu saflığım karşısında, dayım öyle bir kitap yok demişti o zamanlar.
İki yıl sonra evden internete bağlandığımı gördüğünde bana şöyle demişti:

"Hani sen dünyadaki bütün hastalıkların olduğu bir kitap istiyordun ya, işte sana İnternet! İnternette her türlü hastalığı bulabilirsin."

O zamanlar adres satırına kendi uydurduğumuz site adlarını, böyle bir site olabileceğini umut ederek, yazdığımız için (arama motorları yoktu daha) dayımın söylediği pek anlamlı gelmemişti. Bu sözün şifresini birkaç yıl sonra çözebildim.

Dünkü Posta Gazetesi'nin haberini okuyunca bu anım aklıma geldi. Habere göre:

Bebeğini Google'la doğurttu

İngiltere’de güvenlik görevlisi Leroy Smith (29), 9 aylık hamile eşi Emma’nın (25) doğum sancıları tutunca ne yapacağını şaşırdı. Emma’nın sancıları sıklaşınca Leroy eşini hastaneye götürmeye vakit bulamadı. Internet’e girmeyi akıl eden Leroy, arama motoru ‘Google’a ‘Bebek nasıl doğurtulur?’ diye yazdı. Leroy buradan ulaştığı bir internet sitesinde verilen talimatları yerine getirerek eşini doğurtmayı başardı.

Anne ve bebeğin sağlık durumu iyi. Leroy yaşadıklarını “Hayranlık uyandıran bir tecrübe oldu” diye anlattı. Emma ise “Kocam harika bir iş çıkardı” dedi.
Böyle bir haber günümüzde artık sıradanlaşmıştır. Ancak küreselleşmeyi, bilginin gücünü anlatmaya başlamamdan dolayı, üstüne bu haberi okumak manidar oldu.

Dünyanın nasıl da küçüldüğünü, düzleştiğini ve bilgiye ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu görüyorsunuz değil mi?

Read more...

14 Aralık 2009 Pazartesi

Uzlaşalım, Ama...

Bir önceki yazımı neden yazdım? O girişi neden yaptım?

Son günlerde Demokratik Açılım, Kürt Açılımı gibi politikalar gündemde ya...
Ben de bir "bilgi çalışanı" olarak;
Bilginin bireyi nasıl özgürleştirdiğini...
Bilginin dünyayı nasıl demokratikleştirdiğini...
Herkesin her bilgiye ulaşmada nasıl eşit hale geldiğini...
Bildiğim için, buna tanık olduğum için...
Bir tarafım tüm "sahici" açılımlara destek verirken, bir yanım milli değerlerin yozlaştırılmaya çalışıldığını görerek isyan ediyor.

Demokrasi, insan hakları, kültürel haklar, özgürlük gibi "nereye çeksen oraya giden" kavramlara zaten şüpheyle bakıyorum. Bunların politikaya iliştirilmesiyle iyice kaypaklaştığını görüyorum. Ancak dünya Küreselleşme denen olguyu yaşıyor. Ben de ülkemin bu süreç karşısında ne tavır alacağını, onun karşısında mı yoksa yanında mı olacağını anlamaya çalışıyorum.
İşte böyle bir çabadayken okuduğum bir kitaptır, Dünya Düzdür.

Kitapta özetle Küreselleşmeye entegre olmanın kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor. Karşısında duranları ise ezeceğini anlatıyor. Ve şöyle bir şerh koyuyor:

Ancak düzleşen dünyanın da kendine göre sürtünme noktaları ve çelişkileri vardır. Pürüzsüz bir küresel dünya önündeki bazı engeller gerçekten israf kaynağı ve yitirilmiş fırsatlardır. Fakat bazıları da kurumlar, alışkanlıklar, kültürler ve gelenekler gibi toplumu bir arada tutan ve hepimiz için gurur kaynağı olan manevi değerlerdir.

Tabi ki en büyük sürtünme noktası her zaman kesin hudutlar ve kanunlarıyla ulus devlet olmaktadır.

Düz dünyada siyaset, hangi değerleri ve sürtünme noktalarını (kırmızı çizgileri) koruyacağımıza, hangilerinden vazgeçeceğimize karar verme sanatı olacaktır.
Biz de kitabın sıkça üstünde durduğu bu argümanlardan hareketle diyebiliriz ki, sorunları siyaset, uzlaşma, ikna yoluyla çözebiliriz.
Bu sözüme ben de bir şerh koyuyorum ve "Ancak" diyorum:

"Uzlaşma siyasetinin işlemesi için karşıda da hakikaten uzlaşmayı, ikna olmayı bekleyen birilerinin olması gerekir. Size taş atan birini ikna etmeye çalışamazsınız. Eğer buna kalkışırsanız kafanıza taşları yer, yerinize oturursunuz."

Read more...

13 Aralık 2009 Pazar

Dünya Düzdür

Thomas Friedman'ın Dünya Düzdür kitabı bu seride okuduğum üçüncü kitap. Bu seriden; küreselleşmeyi anlatan, dünyayı anlamlandırmaya çalışan, insanlığın geçirdiği evrimi tespitleyen ve geleceğin nasıl kurgulanacağını öngörmeye çabalayan kitapları kastediyorum. Diğer iki kitap da Alvin Toffler'in "Üçüncü Dalga" ve "Şok" kitapları. Her birinden müthiş keyif aldım ve oldukça bilgilendim.

Bu kitabı araştırırken kitapgazetesi.com'un kitap hakkındaki eleştirisini okudum: "Thomas Friedman Dünya Düzdür’de günlük gazeteleri dikkatle takip eden sıradan bir okur-yazarın bilmediği hiçbir şey söylemiyor." Bana göre kısmen doğru ancak çok abartılı bir söylem. Çünkü teker teker bilgilerden; günümüz dünyasında insanlığın nasıl olup da buralara geldiğini ve nasıl bir süreçten geçtiğini anlayabilecek nitelikli/kaliteli okur sayısı çok azdır. Hele ki eleştiride bahsedilen "sıradan okur yazar"ın anlaması mümkün değildir. Böyle bilgileri derleyen ve onları anlamlı bir bütün haline getiren kitaplar günümüzde yok satıyorlar. Ve böylece günümüzü özetleyen "entegre etme" kavramının da içini dolduruyorlar.

İşte Dünya Düzdür'de tıpkı diğerlerinde olduğu gibi dünyanın gelişimini anlatan bir kısım:

Günümüz dünyasının en belirgin tanımlarından biri olan Küreselleşme aslında üç büyük dönemden oluşmaktadır. Küreselleşme I adını verebileceğim birinci dönem 1492’de Kristof Kolomb’un eski dünyadan yeni dünyaya yelken açmasıyla başlayıp, 1800’lere kadar sürmüş ve dünyayı Büyük Boy’dan Orta Boy’a küçültmüştür. Bu dönemin önde gelen unsurları ülke ve ülkenin sahip olduğu güçtü (insan gücü, beygir gücü, buhar gücü). Ülkenin gelişmişlik düzeyi bu güçlerin en yaratıcı biçimde nasıl kullanıldığına bağlıydı. Küreselleşme I’de birinci soru şuydu: “Ülkem, küresel rekabetin neresinde? Ülke olarak nasıl küreselleşip başka ülkelerle işbirliği yapabiliriz?

1800’lerden 2000’e kadar süren
Küreselleşme II, dünyayı Orta Boydan Küçük Boy’a küçültmüştür. Bu dönemde küresel entegrasyonun arkasındaki dinamik güç çok uluslu şirketlerdi. Hollandalıların ve İngilizlerin başını çektiği ve sanayi devrimiyle gelişen bu çok uluslu şirketler pazar ve işgücü bulmak için dünyaya açılmışlardı. Dönemin birinci evresinde buhar makinaları ve demiryolları ulaşım maliyetlerini düşürmüş, ikinci evresinde ise telgraf, telefon, PC, uydu, fiber-optik kablolar iletişim maliyetlerini azaltmıştır. Mal ve bilginin kıtadan kıtaya kolayca ve hızla iletilebilmesi sayesinde gerçek küresel ekonominin doğuşu ve olgunlaşması bu evrede olmuştur. Bu dönemde en önemli soru şuydu: “Şirketim küresel ekonominin neresinde? Şirket olarak nasıl küreselleşip başka şirketlerle işbirliği yapabilirim?

2000 dolaylarında yepyeni bir döneme girdik:
Küreselleşme III. Küreselleşme III dünyayı hem Küçük Boydan Minik Boy’a getirmekte hem de oyun alanını düzleştirmektedir. Küreselleşme I’in arkasındaki dinamik güç ülkeler, Küreselleşme II de şirketler iken küreselleşme III de BİREY olmuştur. Bunu sağlayan, fiber optik şebekeler ve çok çeşitli yazılımlardır. Şimdi bireyler kendilerine sorabilirler ve sormalıdırlar da: “Ben küresel rekabetin neresindeyim? Küresel düzeyde başkalarıyla nasıl işbirliği yapabilirim?

Küreselleşme I ve Küreselleşme II’nin esas aktörleri Avrupalı ve Amerikalı ülkeler,
şirketler ve kaşiflerdi. Ancak dünyayı hem küçülttüğü hem de düzleştirdiği için Küreselleşme III’de Batılı ve beyaz ırktan olmayanlar da (birey veya şirket olarak) oyun alanına girmekte ve güçlenmektedirler. İletim ve iletişim sorunları ortadan kalktıkça oyun alanı, daha doğrusu dünya düzleşmiştir.

Ulus-devletin ve Sanayi Devriminin doğuşu gibi kökten değişimler
bireylerin rolü, kadınların rolü ve hükümetlerin rolü ve şekli; yenilik, savaş ve iş yapma şekli; eğitim, din ve sanat yaklaşımları ve bilimsel araştırmalar üzerinde derin etki yapmıştır. Uygarlık büyük bir değişim geçirdiğinde tüm dünya sarsıntı yaşar. Ancak bundan önceki değişimlerle yenisi arasındaki köklü fark vardır: yayılma hızı ve derecesi. Gutenberg matbaayı icat ettikten sonra baskıya geçiş onlarca yıl sürdü ve uzun bir süre gezegenin yalnızca küçük bir kısmında gerçekleşti. Sanayi Devrimi de öyle. Oysa düzleşme süreci ışık hızıyla yayılmakta ve gezegenimizdeki pek çok kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Yeni döneme geçiş ne kadar hızlı ve yaygın olursa sarsıntı da o kadar büyük olacaktır.

Buradaki Küreselleşme adımlarını Alvin Toffler Birinci, İkinci ve Üçüncü Dalga diye adlandırmıştı. Yazı çok uzun oldu ancak muradımı anlatabilmem için de bunları vermem gerekiyordu. Bir sonraki yazımda neden bu konulara girdiğimi anlatmaya gayret edeceğim.

Read more...

10 Aralık 2009 Perşembe

İçindeki güç...

Çok enteresan bir durum var. Büyüme, doğum ve ölüm arasında geçen süre olarak adlandırılmaktadır. Farklı tanımlar da var; ama hepsinin vermek istediği anlam "İki süreç arasında geçen zamandır."
Geçen bu süreç içinde kişi, yaşamın zor şartlarında ayakta kalmak için bir tür mücadele vermektedir... Her şeyin bedava olduğu tek yer ise bin beş yüz yıldızlı "anne karnı" otelidir. Düşünebiliyor musunuz beslenmek için, nefes almak için bile enerji harcamak yok. Ama ne yazık ki bu rahat yaşam dokuz ay gibi bir sürede sona ermektedir.
Ya sonra mı?
Dünyaya mükemmel bir canlı olarak gelmekteyiz. Buraya kadar her şey güzel, önemli olan da bundan sonra içimizdeki gücü ortaya çıkarmaktır.

Yaşamak için, fizyolojik ihtiyacın yanı sıra psikolojik ihtiyaçlara da gereksinim vardır. Ne yazık ki psikolojik ihtiyaçların yani iç dünyamızın görkemi göz ardı edilmesiyle, bir yaşam sürdürülmektedir. Yaşamda her iki durumu bir arada sürdüren bireyler var; ama bu sayı çok azdır. Çünkü bu insanlar yaşamla gerçekten barışık olan insanlardır. Çevremdeki insanlarla mümkün olduğu kadar yakın ilişkiler kurmaya çalışırım. Onların yaşama bakış açısı benim için çok önemli. Meraklı olduğumdan değil, onlarla aynı dünyada ve aynı toplumsal ortamda yaşadığımdandır. Genelde tek boyutlu bakış açısıyla karşılaşıyorum.

Yaşam onlar için belli bir seviyeye gelip, refah düzeyi yüksek bir hayat yaşamaktır. İş, para, meslek, çocuk, aile, kariyer vb. birçok şey kişinin yaşamasına mutluluk vermektedir.
Yaşam ancak bu şekilde yaşanırsa anlam kazanırmış. İnsanoğlu o kadar mükemmel bir donanımla dünyaya geliyor. Bu mükemmel donanımı fark etmeden ömür sonlandırıyorlar. Oysa günümüz dünyasında bireyin kendisini gerçekleştirmesi için inanılmaz imkanlar var.
Teknolojinin sınırsız gücü bireyin kendini tanımasında birçok kolaylıklar sunmaktadır. Bu kadar fırsat ellerimizin arkasıyla geri tepiliyor.

Doğu felsefesinde insanın içindeki gücü bakın nasıl anlatmışlar:

"Doğuda, binlerce yıl önce, dünyadaki her insanın bir tanrı olduğuna inanılmış. Ama insanoğlu elindeki güçleri istismar etmiş. Bu sefer ortaya,"Tanrılık" gücünün nereye saklanacağı sorunu çıkmış. O güç tüm insan yetilerinin, potansiyellerinin ve şan şerefinin kaynağı olan güçmüş.

Birinci danışmanı, "Yere derin bir çukur açıp, tanrılığı oraya gömsenize..." demiş. Büyük Tanrı, "Olmaz" diye karşılık vermiş. "Eninde sonunda biri kazar, onu orada bulur."

İkinci danışmanı, "Benim bir fikrim var" demiş. "İnsanlığın bütün gücünü en yüksek dağın tepesine koysak?" Büyük Tanrı onu da reddetmiş. "Olmaz", "Sonunda oraya da birileri tırmanır, gücü orada bulur." demiş.

Bu sefer üçüncü danışman konuşmuş: "Onu dünyanın en derin okyanusunun dibine koysak ya?" demiş. Büyük Tanrı onu da, "Olmaz" demiş. "Gün gelir, birisi okyanusa dalıp onu orada bulur."

Bunu söyledikten sonra durup düşünmüş. Birkaç dakika sonra bilgelik içinde konuşmuş. "Çareyi buldum. Bu olağanüstü güç kaynağını, görkemi ve şan şerefi gezegendeki her insanın yüreğinin içine koyacağım. Oraya bakmak akıllarına gelmez."

Read more...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Kanadı Kırık Kuş

Söyle o kanadı kırık kuşa: "Gezdiği diyarlarda aşk acısı çeken hiç gördü mü?" "Aşkı uğruna yanıp kül olana hiç rastladı mı?"

Kanadı kırık kuş, sanki konuşmaya hasretmiş gibi başladı tek tek anlatmaya:

Öyle aşklar öyle aşıklar gördüm ki varlığımdan korktum. Leyla'sının gül tenine dokunamayan Kays'ı gördüm. Gördüm de mihnetime sığındım. Yüreğim terk edip, ruhumun yangınına teslim etti. Zavallı biçare halime acıdım. Ah Kays! Seni senden eden bu aşka etmez miydi insan isyan? Şükürlerle yola düşmek de neydi öyle? Sorarım sana Leyla: "Hiç mi düşünmedin, cennetti kaybetmek uğruna Kays'a tutulmayı?"
Gelişinin gidişinden farkı olmadığını söyledi.
Kays'ı sonsuz aşk için kaybetmişti. O artık Mecnun'du. Çöllerin yaralı yüreği...

Kanadı kırık kuş gözlerinden iki damla yaş akıtarak devam etti konuşmasına. Dedi ki: Dillere destan Kerem ile Aslı gördüm, od düştü yaradanın yarattığı bedene. Yandım kül oldum, külümden ben oldum. Kerem değil ben yandım, bin defa milyon defa...
Sadece ben yandım, aşıklara can veren yürekler yandı.

Kanadı kırık kuş sustu. Uzun bir süre sessizliğini korudu. Anlaşılan takati kalmamıştı. Devam etti konuşmasına. Dedi ki: "Gözümün görmediği güzelliği gördüm. Ben o ahuyu gördüm de bittim. Bittiğim yerde de Ferhat'ı gördüm. Dağ dayanmadı onun aşkına, Şirin nasıl dayansın?"

Kanadım kırık değil; sadece kalbim kırık. Ben de çok sevdim ve de çok sevildim. Ama kapıldım dünya saltanatına yok saydım aşkı... Aşkı görünce sarıldım aşkıma. Gece gündüz aradım bulamadım aşkımı. Meğer gönül dediğin sırça saraymış, bir kez kırıldı mı bir daha asla tamir olmazmış.

Masumiyetin safça yaşandığı gökyüzüne tövbe ettim."Mutluysan kanatların vardır, mutsuzsan kanadı kırık kuş misalisin."

Read more...

8 Aralık 2009 Salı

Sahip oldukların aslında sahip olmadığındır...

Her insan çığlık atarak dünyaya gelir. Sevinç çığlığı mı yoksa korku çığlığı mı bilemeyiz. Anlam veremediği yeni hayatı tuhaf buluyor. Çünkü onun geldiği alemde her şey sistemli ve yaşayanlar mutlu. Neyse ki hala bir umudu vardı; çünkü ona can veren onu yalnız bırakmıyordu. Kafatasının ortasında yer alan boşlukla yani bıngıldak sayesinde geldiği alemle bağını korumaya çalışıyor. Tabi bedensel büyüme sonucunda bıngıldak gitgide küçülmeye başlıyor ve onu sahiplenen başka canlılarla yaşamaya başlıyor. Geldiği alem bıngıldakla birlikte sonsuzluğa gömülüyor, hem de bir daha hatırlanmamak üzere...


Dolaylı da olsa o da yavaş yavaş sahiplenmenin ilk basamağına adım atıyor. Artık onu yaratan "ilahi yaradan" değil de; onu yaradan anne-babası. Sahiplenmenin ikinci adımı da atılmış oldu. Sahipleneceksen görünmeyene, elle tutulmayana değil; görünene ve elle tutulana sahipleneceksin.

Kariyerin olacak, çok para kazanacaksın, evlerin, yatların, katların daha birçok şeyin olacak ki sen mutlu olasın. Hayatta sahip olduğun her şey herkesçe görünen ve sayılabilen türden olacak. İlla el alem görsün diye bir şeylerin olacak.

Ama bir yerde unutulan bir şey var. Sahip olduklarının aslında hiçbirinin sahibi olmadığın.

Asıl sahip olduğun yüreğinde saklı kalan güneşin, mutluluğun, sevincin... Onlar saf haliyle hep ordaydılar ve hep de orda olacaklar. Sen ise onların orda olduğunu hatırlamayacaksın. Çünkü sen başka şeylere sahipleniyorsun.

Sahiplenmek güzel hem de çok güzel bir şey; ama sahipleneceksen içindeki güzelliklere ya da ne bileyim denizin maviliğini sahipleneceksin.

Sevgili Can Yücel'in "Bağlanmayacaksın" şiiri bu temayı bakın ne güzel anlatmış:

Bağlanmayacaksın
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.

Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim" diyeceksin.

Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeylere ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.

Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

Read more...

5 Aralık 2009 Cumartesi

Sana bir de dinleyen lazım

Size çok şey anlatmak isterdim, oysa beni dinleyecek kimse göremiyorum. Sözüm gümüşse gidişim de altındır. Ben zaten bildiğim kadarını biliyorum, ihtiyacı olan siz dinleyin ki beni, alasınız dağarcığınıza yeni bir dünya.

Çok doğru ilim nerde siz nerdesiniz, size gerek dedikodu bana gerek susmak. Acırım mezara gidecek bu bilgiye, yanarım sizin çaresiz oluşunuza. Açın bakın gözlerinizi, ne olup ne bitiyor diye. Birileri gelmiş oturmuş tahtınıza, siz kendi tahtınıza hizmet etmeniz gerekirken, etmişsiniz tahtınızdaki yabancıya. Yazık etmeyin kendinize, çıkıp otursana o güzel tahtına...
Doğru ortada taht mı var da siz oturmadınız. Kızmayın bana ben yine derim oturun tahtınıza. Ama benim taht dediğim gönül tahtıdır. Gönlünü aç gönder gitsin fenalıkları, bırak kalsın güzelliklerini.
Her şey mal mülk değildir dostum. Asıl zenginlik içindeki zenginliktir. Sen boşuna mı geldin bu dünyaya, seni yaradan yaratmıştır bir nedeninle, lazımsın sen bu dünyanın işleyişine.

Kızmayınız bana, ben gerçekleri söylüyorum, diyorum ki: Senin içinde öyle bir güç var ki; önce karanlığı sal sonra aydınlığa koş; ama sen benim seninle alay ettiğimi düşünüyorsun. Benden bu kadar...

Yok ise nağmeni dinleyen guş
Nefes-i israf eyleme mekan-ı terk et.

(Seni dinleyen kulak yok ise; nefesini boşa tüketme, mekanı terk et.)

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST