29 Ekim 2009 Perşembe

Çok yaşa Cumhuriyet!

Cumhuriyet...
Açık ya da gizli, her zaman olduğu gibi, bugün de seni rahat bırakmayacaklar...
Bugün de en kahpe küfürlerini savuracaklar o pis ağızlarından...
Senin en mutlu günün onların en berbat günü olacak...
Olsun...

Cumhuriyet...
Hataların olmuştur elbet.
Biz seni "günahlarınla sevaplarınla" seviyoruz...

Cumhuriyet...
Bugün 86 yaşına bastın...
Doğum günün kutlu olsun...

Read more...

25 Ekim 2009 Pazar

Kaçacak Kızlara KEK'li Tarif

Yaklaşık 10 gündür yazamıyorum. Önemli işlerim vardı. Şöyle ki;



İdirmava'da kızların kaçma olayları artmaya başladı. Geçen sene kaçma sayısı sadece 1 iken bu sene bu sayı 3'e çıkmış durumda. Yani bir senede % 200 artış!..

Tamam evlensinler, bir şey demiyoruz. Ancak bu işin de bir usulü var, erkanı var...

İşte tam bu yüzden SUgibiOL Blog bir sosyal sorumluluk projesi başlatıyor. Projenin adı "Kaçacak Kızları Engelleme Projesi." Bunu gerçekleştirmek için blogumuz öncülüğünde bir Facebook çağrısıyla "İdirmava Gençleri" toplandı. Ve bir komite kuruldu: K-KEK. Yani Kaçacak Kızları Engelleme Komitesi... Ankara'dan, İstanbul'dan ve Iğdır'ın değişik birçok yerinden gelen müzakereciler yapılan çok yoğun tartışmalardan sonra bazı kararlarda uzlaşmaya vardılar. Toplam 5 kararın (çok uçuk öneriler getirenler de vardı. Mesela, "grup üyeleri elele verip kaçacak kızın önüne set çeksin" diyenler çıktı. Bir arkadaşımız "gidenler gitsin, kalan kızlar bizdendir" diyerek öne atıldı, biz de onu bir daha gelmemek üzere dışarı attık.) alındığı toplantının sonuç bildirgesi şöyle:

Karar 1: Kaçmaya yeltenebilecek kızları tespit etmek.
Karar 2: Belirlenen kızları "normal yollardan evlenmeye" ikna etmeye çalışmak.
Karar 3: "İkna olmayan kızların hakkı kötektir" düsturunu uygulamaya geçirmek.
Karar 4: Kötekle uslanmayan kızların çeşitli derecelerde işkencelere tabii tutmak (Recm'e kadar yolu var).
Karar 5: Öldürmek. (Baktık olmuyor. Tüm ikna ve uzlaşma denemelerimize rağmen kızı gittiği yoldan caydıramadık, o zaman diplomatik yöntemleri bırakıyoruz. Pompalı tüfekle indiriyoruz kızı yere. Umarım buna gerek kalmaz).

Bu süreçte kızın ailesiyle temas kurup, onların da desteğini almamız gerekiyor. Bu şekilde kızları 7 gün 24 saat gözetim altında tutup, istikrarlı bir şekilde ikna çalışmaları yapmayı düşünebiliriz. Yani tüm bu söylediklerimizin meşruiyet kazanabilmesi için ailenin desteği şart. Yoksa herhangi bir girişim sonucunda kızdan "Ya size ne oluyor? Anam mısınız, babam mısınız? Ben istediğime giderim. Hiç kimseyi de tınlamam. O kadar!" gibi laflar yeme durumu ortaya çıkabilir.
Veya tamamen alakasız bir başkasından "Oğlum size ne? Elalemin derdi sizi mi gerdi?" türünden eleştirilere maruz kalınabilir. Bu yüzden iyisi mi ailesinin desteğini sonuna kadar almak. Sonradan çıkacak laf sokmalarda ABD gibi yapıp "Bizi Irak, pardon ev halkı istedi, biz de oraya refah götürmek için müdahale ediyoruz" diyebiliriz. Ya da Ecevit gibi "Biz oraya sadece kız tarafı için değil, erkek tarafına da barış getirmeye gidiyoruz" deyip ayar verebiliriz.

Sonuçta evlilik güzel bir olaydır. Biz kimsenin hayırlı işine çomak sokmak istemiyoruz. Sadece artık mahallemizde unutulmaya başlayan "kız isteme - kız alma - kız verme - Allah'ın emri, Peygamberin kavli" şeklinde gerçekleşen geleneksel yollardan evliliklerin olmasını arzu ediyoruz. Böyle bir şeyi sağlayabilirsek kızın düğününde en fazla göbek atanlardan olacağımızı da buradan deklare ediyoruz [Bkz. 1].

Tüm İdirmava kızlarına, kız sahiplerine ve İdirmava kızlarını kaçırmaya cüret edecek oğlancıklara bildiririz.

K-KEK
Kaçacak Kızları Engelleme Komitesi
adına
Tekin Sugibiol

[Bkz. 1]: Oğluna kızına borç olsun.

Read more...

15 Ekim 2009 Perşembe

Ben Çektim Başbakan Çekmesin!


Yahu Baykal, bırak naz etmeyi...
Bırak da hele bir otur başbakanın yamacına.
O kadar mektuplaştınız.
Onlara yazık etme bari.
Adam o kadar peşinden koştu.
Şimdi tam seni bulmuşken su koyveriyorsun, oldu mu şimdi?
Hem sen ne meraklı çıktın şu televizyona çıkmalara filan.
Neyse, sevgilini fazla bekletme de halledin şu meseleyi.
Ben çektim ona çektirme, yazıktır, günahtır.
Sizin mürüvvetinizi göreyim de neşeleneyim biraz.
Bildiğin şeyler be Baykal'ım.
Anlattırma milletin içinde şimdi.
Hadi...
Öptüm yanacıklarından...

Read more...

13 Ekim 2009 Salı

Kifayetsiz Teşebbüs

SUgibiOL:

Bilirsiniz...

Su bazen sürahiden bardağa dökülür. En berrak haliyle sana ulaşır. Sen de onu en müthiş susuzluğunla kana kana içer, cana gelirsin. Hayat kaynağın, yaşam reçeten haline gelir. Seni hayata bağlar.

Su bazen şırıl şırıl akan bir şelale olur. Geçersin karşısına. Ve en dayanılmaz ve en görkemli haliyle tüm ihtişamıyla akar. Gözün gönlün açılır, ferahlarsın. Tüm sıkıntılarını unutur, dalarsın suyun sesine, suyun güzelliğine. Kana kana izlersin doyana kadar.

Su bazen gürül gürül akan bir nehir olur. Önüne geleni sürükler, götürür bilinmeze. Etrafında oynayan minik Zeynep'in ayağı kayar, düşer suya. Götürür taa nerelere Zeynep'i. Kurtulamaz minik kız. En sevdiği şey olan su, kendisine mezar olur.

Su bazen kudurmuş bir tsunami olur. Denizden kabararak gelir ve hiçbir günahı olmayan canlıları alır altına. Herkesi. Değiştirir dünyayı, bozar biçimlerini her şeyin. Bir zamanlar üzerinde yüzüp keyiflendikleri deniz, kendilerini en olmaz zamanda yakalamıştır.

Gördüğünüz gibi, tüm bunların hepsi sadece bir şeyden kaynaklanmıştır: Su'dan... Ama suyun değişik formlarından gelir bu farklılıklar.

Niyetler çok önemlidir. Masanın üstünde duran suyun niyeti hayat vermek olurken, önüne gelen her şeyi sürükleyen suyun niyeti can almaktır.

İşimiz insanla olduğuna göre, konumuz da insandır. Dünyada yüzde yüz "iyi" veya yüzde yüz "kötü" insan yoktur. Herkeste bunlardan bir derece vardır. İyi olan insanda iyilik ağır basarken diğerinde kötülük ağır basar. Yani iyilikle kötülük birbiriyle kankadırlar, içli dışlıdırlar.

Su gibi ol! Bir emir gibi duruyor değil mi?
Su gibi olacaksın! Aslında emir gibi görünse de bir tavsiyedir hayata dair. Ve fazla da büyük bir tavsiye değildir. Öyle ahım şahım, hayatı çözmüş bir felsefe de değildir bana göre. Hayatta "mutlu" olmayı kendine adeta vazife edinmiş birinin küçücük bir düsturudur, ipucudur. Ama işe yarar çoğunlukla...

Bir kimsenin gerçek niyetini gayet iyi biliyorsanız, onun niyetinden eminseniz eğer, her zamanki (mevcut) bulunduğunuz durumu değiştirecek ve herkese niyetleri kabilinden mukabele edeceksiniz. Maksadım şudur: Size kötülük için yaklaşan birine -ne kadar iyi birisi olursanız olun- kötülükle karşılık vereceksiniz. Anladığı dilden...

Zamanla "su gibi ol" deyişini, anlamına uygun olarak şöyle de kullandığım oldu: Yazdığım yazılarda bir konuya sınırlanmadım, her konudan biraz biraz yazdım. Gün geldi spor yazdım, politikaya girdim; gün geldi ekonomi yazdım, teknolojiye değindim. Ama en çok da yaşamı yazdım: dostluğu, aşkı, anıları, tatilleri, otobüs hikayelerini, eylülü, Zuhal'i...
O yüzden tam da adına uygun oldu bu blog, su gibi yani...

Read more...

11 Ekim 2009 Pazar

Fotoğrafların anlattıkları

Dün imzalar atıldığında televizyon başındaydım. Törene öyle tesadüfen denk gelmiştim. Zaten ertelenme haberi geldiğinde de "bir numara var" demiştim kendi kendime. "İmzalar aslında atıldı, ertelenme haberi iç kamuoyuna yönelik" tezleri de Facebook'ta dönmeye başlamıştı bile.

Neyse, TV başındayken dikkat ettiğim şey bakanların yüz ifadeleriydi. Protokollerin ne içerdiğini henüz bilmiyorduk ama belki bu ifadeler bize bir ipucu verebilir diye düşündüm. (Yukarıda) Ermeni bakanın hayli sıkıntılı ve terli olduğu fotoğrafta görülüyor. Press yediği her halinden belli. Bizim bakan ise daha rahat görünüyor. Daha çok "isteyen taraf" gibi bir ifadesi var. Özellikle öyle bir poz vermiş de olabilir ama arkadaki Hillary Clinton'un ve Davutoğlu'nun Ermeni bakanın (Nalbantyan) yüzüne bakarak onu adeta neşelendirmeye çalışmaları, anlaşmaların içeriği hakkında biraz daha ipucu veriyor gibi...

Bu fotoğrafta da Ermeni bakanın zoraki bir gülümsemesi var sanki. Yanındaki kadın bakanın "hadi hadi gene iyisin" mıncıklaması ve biraz da Davutoğlu'nun teşvikiyle bir nebze olsun gülmeye çalışıyor...

Protokollerin içeriğini henüz bilmiyoruz. Kimin kimi ikna etmeye çalıştığı bence böylelikle fotoğraflardan ortaya çıkıyor. Yani Türkiye bu anlaşmayı Ermenistan'dan daha fazla istiyor havası alıyorum. Şimdilik fazla da yorum yapmak istemiyorum...

Read more...

6 Ekim 2009 Salı

Dostuma...

Evanescence'in My Immortal (sözleri de burada) şarkısını bilir misiniz? Çok meşhurdur, herkes bilir. Ben biliyorum. Çok da severim. Meğer şimdiye kadar boşuna dinlemişim bu güzel şarkıyı. Meğer ne çok şey kaçırmışım. Ta ki arkadaşım bu şarkıyı Facebook'ta gönderene kadar... Bir de altına şu notu düşmüş ki en can alıcısı da buydu zaten: Bu şarkıya ve bu sese hastayım. Hele şarkının çıkış hikayesini biliyorsanız...

Hemen şimşekler çaktı. Ne yani bu sevdiğim şarkının bir de kendisinden daha önemli hikayesi mi varmış? Sordum, "Neymiş ki" dedim, "hikayesi?" Anlattı arkadaşım en sabırlı gününden kalma haliyle:

"Bilinenin tersine bir aşk şarkısı değil bu. Mükemmel bir dostluğun sonucunda kaybettiği dostundan sonra hayata bağlanmaya çalışan birinin duyguları. İki çok yakın arkadaşın geçirdiği trafik kazası sonucunda birinin ölmesi ve diğerinin hayatta kalması ile başlıyor hikaye. Sağ kalanın ölümü kabullenemeyip ölen arkadaşın ardından çektiği acı var bu şarkıda. Ve de gerçek bir hikaye üzerine yazılmış bu sözler."

"İşte budur" diyerek bitirdi sözünü arkadaşım.
Bilirsin ben gerçek dostluk hikayelerini severim, diye de ekledi.
Evet, bilirdim...

Çok etkilenmiştim bu hikayeden.
Dosta, dostluğa çok önem veren biri olarak sarsmıştı beni açıkçası.
Her dinleyişimde aşka, aşk acısına dair yazılmış olduğuna inandığım şarkı başka bir türlü çıkmıştı karşıma.
Demek dinlerken ağlamaklı olduğum bu şarkı giden sevgiliye değil, bir dosta yazılmış.
Meğer biten bir aşkın ardından yakılan bir ağıt değil, dosta duyulan özlemmiş hepsi.
Bir dosta duyulan aşkmış...
Bir dostu, hayatının aşkı kadar sevmekmiş...

Peki...
Bir dosta bunları yazabilen, bunları düşünebilen, hatta üstüne bu kadar etkileyebilen biri, aşkı için neler yazmaz ki, diye düşünmeden edemiyorum.
Böyle birinin aşkı da bundan kat be kat daha yüce olmaz mı?
Olur tabii...

Read more...

2 Ekim 2009 Cuma

İkiyüz kırk

Serdar Turgut Severance Stories kitabı hakkında yazdı. Ben de özellikle Münevver Karabulut vakası gibi "kesik baş" konusu ile ilgili olduğu için merak ettim, araştırdım. Kitabın henüz Türkçesi çıkmamış. Ne zaman da çıkacağı hakkında bir bilgi bulamadım. Çıkarsa ilk alanlardan biri ben olacağım galiba. Çünkü tam da böyle bir şeyi istiyordum çoktandır.

Önce önsözü vereyim. Sonra anlatırım. Kitabın önsözünde İngilizce olarak şöyle yazılmış. Türkçeye çeviriyorum:

" *Başın kesilmesinden sonra, bir buçuk dakikalık bir bilinçlilik halinin kaldığına inanılıyor.

*Duyguların had safhada olduğu zamanlarda, insanlar dakikada 160 kelime konuşabilirler.

Görünürde birbirinden ilgisiz iki bilginin kesişmesinden esinlenilen bu kitabı Pulitzer ödüllü yazar Robert Olen Butler kaleme aldı. Tam tamına 240 kelimelik 62 küçük hikayeden oluşuyor. Hikayeler kafanın kopuşundan sonra aklın, düşünceleri ve duyguları aceleyle dile getirmesinden oluşuyor. Karakterler hem yaşamış hem de hayal mahsulleri. Bu son düşünceler ölüm üzerine hastalıklı ve korkunç düşünceler değil; hayata bir geri bakış fırlatma ve hayatın özünü yakalama gibi damıtılmış düşüncelerdir. "

Kesinlikle çok iyi düşünülmüş bir hikaye yazma fikri değil mi? Tamamen farklı iki bilgi ve bunlardan "esinlenilerek" oluşturulmuş hikayeler...

Ben de şu blog için 200-300 kelimeden oluşan hikayeler yazıyorum çoktandır. Bu sayıda kelimeden oluşan hikayeler olsun istiyorum ki yazdıklarım fazla uzun olmasın ve kolay okunsun. O yüzden yazdığım yazıların çoğunun harf ve kelime sayısına dikkat ediyorum. Yazıları telefonda yazdığım için bu bilgileri bilmem de kolay oluyor. Ayrıca bir fikri, bir düşünceyi sınırlı sayıda kelime ile (240) aktarmak da yazma yeteneğinin gelişmesi açısından oldukça faydalı. Bunu ben demiyorum, Stephen King diyor.

Bundan sonra da özellikle 240 sayısını aklımda tutarak yazmaya çalışacağım. Bakın ben de kitabın yazarından "esinlendim" bu yazıyı yazarken. Evet 240 kelimeden oluşmuş bu ilk yazımı yazmış bulunuyorum.
Bundan sonra böyle...

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST