30 Ağustos 2009 Pazar

Aleti tutan adam

Bacaklarımı tuttu.
İki yana açtı...

O ana kadar o duyguyu yaşamamıştım. Heyecanlıydım. Bir yandan da korkuyordum, nasıl olacak diye. İçimde bir yerlerde bir şeyler oluyor, ne olduğunu tarif edemiyordum.
Acımayacak demişti.
İnanmıştım.
Vermiştim kendimi ellerine.
Artık bütün güç ondaydı. Ne yapacaksa yapardı. Yapabilirdi. Önünde hiçbir engel yoktu.
Bir 'benimki' bir de o.
En kötüsü de hiçbir şey göremiyordum. Yani olan biten, gözümden ırak olacaktı. Müthiş bir acı duyacaktım ama bir şey göremeyecektim. Haksızlıktı bu. Ben hayatımın acısını yaşayacaktım, o ise bana mısın demeyecekti. O var gücüyle saldıracak, bense öylece uzanacaktım kıvrana kıvrana...

Uzattı elini orama.
Sıcacıktı.
Sonra bir alet...
Soğuk bir aletti. İçim bir ürperdi ki anlatamam. Zaten o soğukluk bile birazdan duyacağım ağrının ipuçlarını veriyordu. Titriyordum. Kontrol edemiyordum bedenimi. Gömmüştüm başımı yastığa. Alkol kokan yastığa!..
Ne olacaksa olsundu. Bitsindi bir an önce.
Alet çalışmaya başladı. İçimde hissediyordum hareketlerini.
Bir o yana bir bu yana.
Ritmikti.
Bir o yana bir bu yana...
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bana bir asır gibi gelmişti...
Tüm hayatım bir şerit gibi gözümün önünden geçiyordu.
Tüm hatıralarım bir bir canlanıyordu.
Bu hallere düşecek biri miydim? Hak etmemiştim oysa bunları. Ama elden de bir şey gelmezdi. Kaderimizde vardı bir kere. Yaşayacaktık. Çekecektik bu acıyı...
Aklımdan bunlar geçiyordu.
Aklımdan her şey akıyordu...

Şimdi sona yaklaşmıştık. Bana öyle geliyordu.
Alet baştaki gücünü yitirmiş gibiydi.
Bitmişti o enerjik hali.
Dinmişti o dinamik kuvveti.
Artık o ritmik hareketler kaybolmuş, yerini helezonik dairelere bırakmıştı.
Bir yere odaklanmış gibiydi.
Birazdan bitecekti her şey. Belliydi...

Evet şimdi bitti.
Aleti çıkardı oramdan.
Başımı çıkardım yastıktan.
Kurtuldum en onulmaz acıdan...
Gördüm elinde aletini tutan bir adam.
Gülümsüyordu umursamadan.
Kulağıma yanaştı birden:
Bitti işte! Kurtuldun o habis Basurdan...

Demokratik açılım, saçılım derken;
açıldım işte en olmazından.
Kahraman mı arıyorsunuz?
Elinde aleti tutan adam...

Read more...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Size abi diyebilir miyim?

İkinci sınıftaydım.
Her yıl olduğu gibi, o yıl da yurttaki odama yeni birini göndermişlerdi: Kazım.
Kazım Antepli. Tanıştık, muhabbet ettik. İyi bir çocuk.
Baktım bana 'siz' diye hitap ediyor. Ben de o zaman pek kibardım, aynı şekilde ona karşılık veriyorum. Ama bu böyle gitmez. Ondan bir sınıf üstteyim ve bir samimiyet sorunumuz var. Sonunda bana "size nasıl hitap edeyim" diye sordu nezaketle, "Abi dersem nasıl olur?"
"Kazımcım" dedim, "ne dersen de ama ben abi lafına öyle alışkın değilim. İyisi mi adımla çağır." Anlaştık. Sonradan bu diyaloğu pek çok yerde anlatıp eğlendik. Neden sonra ikimiz de öğrendik ki Kazım benden yaşça büyük! Hala bir araya geldiğimizde hatırlatır ve o zamanki tavrımı metheder, arkadaşlara.

Üçüncü sınıfta aynı olay bir kere daha başıma geldi.
Bu sefer Vahap yeni gelmiş. Birkaç da arkadaşı var. üç yaş büyüğüm Vahap'tan. Hemen öğrendim tabi, ne de olsa yurdun gediklisi olmuşum. Bana abi diyor, Vahap. Diğerleri demiyor. Bir gün Vahap'ın dikkatini çekmiş, sordu bana. "Sana abi demezsem kırılır mısın" diye. "Vahap" dedim, "eğer söylemek istemezsen şu andan itibaren başlayabilirsin. Darılmaca gücenmece olmaz. Ama bana abi demeye devam etmek istersen dördün sonuna kadar abi diyeceksin. Karar senin". Böyle dememin de nedenini açıkladım: "Abi dedikten bir süre sonra demeyi kesersen nerde yanlış yaptım diye içim içimi yer: Nerde hata ettim de bu çocuğun gözünden düştüm..." Vahap bana abi demeye devam etti. Çok güzel anılarımız oldu. Şimdi bile nerde görse aynı şekilde çağırır...

Velhasılı hiçbir zaman öyle abilik taslamadım kimseye. Zaten ailenin en küçüğü olduğumdan abi lafına alışık da değilim (ama her zaman 'Amca'yımdır, orası ayrı). İsteyen bana istediğini der. Yani bana abi diyen de demeyen de aynı değerde benim gözümde. Olayda da anlattığım gibi yeter ki tutarlı olsun. Bir süre sonra, abi demeyi kestikten sonra, kendimi kendime yedirmesin...

Nerden esti bu konu, bilmiyorum.
Yok ya, aslında biliyorum.
Bilmez olur muyum?
Amacım sadece, tamamiyle kendime ait bir alanda 'kişisel manifestomu' yayınlamaktı.
O da oldu gibi...

Read more...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kitapyurdu okusun bunu!

Kitapyurdu.com'dan sipariş ettiğim kitaplar geldi. Kitapların hepsi "yazı yazma edimi" üzerine. Ve hepsi de birbirinden güzel. Elimde bulunan kitapları bitirip hemen başlamak için can atıyorum. Sanıyorum şimdiye kadar aldığım, Kaos kitapları hariç tabi, kitaplar içinde en faydalanacaklarım bunlar olacak. Bazılarına şimdiden göz gezdirme fırsatı bulabildim ve kesinlikle zerre pişman olmadım. İyi ki de almışım diyorum. Çok güzel saatler beni bekliyor. (Aldıklarımı sağ tarafa ekledim. En üst ilk beşi son siparişler.)

Kitaplarımın çoğunu Kitapyurdu.com'dan satın alıyorum. Tanıdıklarımı da oraya yönlendiriyorum. Kitapyurdu'nu tutmamın birkaç nedeni var. Bir kere fiyatlar kesinlikle piyasaya göre çok daha düşük. Rakipleriyle de aralarında fiyat farkı, öyle uçurumlar kadar olmasa da, var. İkincisi, web sitesinin kullanımı oldukça kolay. Birkaç farklı siteden yapmış olduğum alışverişler içinde en rahat ettiğim site bu. Üçüncüsü ve benim açımdan en vazgeçilmezi, sayfalar arasına koyulan ayraçlardan "fazlasıyla" gönderilmesi. Ayraç hastasıyım ve gönderilenlerden bir koleksiyon yapacak kadar ayracım var. Bu da beni müthiş sevindiriyor.
Üç tane yazdım ama daha fazla neden de sıralayabilirim, ufak tefek.

Kitapyurdu.com editörleri çok kibarlar. Her alışverişten sonra bir "müşteri memnuniyeti anketi" gönderiyorlar. "Olumsuzluk oldu mu?" diye soruyorlar. Ve önerilerimizi yazmamızı istiyorlar. Bu zamana kadar sadece anketi doldurup gönderiyordum ancak bu sefer farklı bir şey yapıp sorularını da yanıtladım. Blog'a da koyarım diye "öneriler" kısmını biraz uzun tuttum. Ve şöyle bir yazı döşendim:

"Şimdiye kadar sizden 13 kitap aldım ve toplamda bunlara yaklaşık 150 TL ödemiş bulunuyorum. Bazen diyorum, o kadar alışveriş yapıyorum, Kitapyurdu.com bir sürpriz yapar mı bu sefer acaba?
Ama yok! Tık yok!
Sadece bana değil ayrıca. Herkese!

"İlgi duyulan konular" başlığıyla bizden topladığınız bilgiler ve satın aldığımız kitaplardan hareket ederek, bu sürprizleri yapabilirsiniz. Böyle "kişiselleştirilmiş" hediyeler hem herkesin hoşuna gider hem de müşteri devamlılığını sağlamlaştırmış olur. Şahsen bana karşı böyle davranılması beni inanılmaz derecede mutlu edecektir. Özellikle sevdiğim bir konuda yazılmış bir kitabı hediye almak, sersemleyecek kadar etkilenmeme neden olabilir.

Bizlerden bunun gibi geribildirimler almanız, sizin müşteriye "daha iyi yaklaşım sergileme" isteğinizin göstergesidir. Şimdiye kadar "işime yaramış" olan kitapyurdu.com'a bu bildirimi yapmayı kendime bir vazife sayıyorum.
Bizlerden gelen, "nasıl olursa daha iyi olur" türünden yazılar, sizler için "gizli kalmış değerli bilgiyi" açığa çıkarmaya yarayan tavsiyelerdir. Sizin için nasıl bir "gözden kaçmış bilgiyi" ortaya çıkardım, bilmiyorum. Bu tavsiyenin aynısı veya benzeri daha önceden de yapılmış olabilir ayrıca. Ancak bu, özel olarak oturup da sizin için yazdığım bu yazının değerini kesinlikle düşürmez. Yazıda belirtilen gerçekliği hele, hiç değiştirmez!..
Düşünün...
Bir kere daha bile olsa, düşünün...

Sevgiler... "

Read more...

23 Ağustos 2009 Pazar

İsimle Bölme

Özdemir İnce'nin bir sürü kitabı var. Değerli bir çevirmen aynı zamanda. Kendisini takip etmiyordum önceden. Yazdıkları pek bir ilginç gelmiyordu. Ancak ben onu Simyacı romanında tanıdım ve sevdim.
Kitap tercüme etmek gerçekten zor iş. Bazen kitabın orijinali ne kadar enfes olursa olsun, tercümesi iyi yapılmazsa bir "katliam" ile karşılaşıyorsunuz. Motamot çevirilerden hiçbir şey anlamadığınız gibi, paranız da boşa gidiyor. Çeviri yapılan her iki dile de hakim olmak gerekiyor, bu yüzden. İkisinde de kitap yazabilecek kapasitede olmak lazım geliyor. İşte Özdemir İnce böyle biri. Simyacı'yı çok net ve akıcı bir dille çevirmiş. Okuduğunuzda gerçekten bir maharet simgesiyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Çokça imreniyorsunuz, az buçuk kıskanıyorsunuz...
Ancak...
Öyle anlar geliyor ki, "Keşke" diyorsunuz, "Bu yazar, hep edebiyat yazıları yazsa da biz de onu doyunca okuyabilsek..."

Özdemir İnce Hürriyet'teki, Bölünmenin göstergesi adlı makalesinde şöyle bir laf ediyor: "...Çevrenize biraz bakın: Bir genç kızın adı Sümeyye ise başı kesinlikle türbanlıdır. İsimler bile toplumun ikiye bölündüğünün en basit göstergesi..."

Özdemir İnce yanlış biliyor. Çok net bir tarif yapmış ama yanılıyor. Dediği gibi çevreme bakıyorum da bir arkadaşım geliyor aklıma. Ama bizimkinin başı türbanlı değil. Ama adı Sümeyye. Hatta isminin başında Ümmü'sü bile var. Yani her şey kitabına göre. Ama Sümeyye türbanlı değil.
E, nasıl olacak?
Tabii, nereden tanıyacak Özdemir İnce, bizim Sümeyye'yi.

Türban takmıyor Sümeyye.
Takması da gerekmiyor sırf adı öyle diye.
Ha, günün birinde takabilir, o ayrı.
Taksa bile kim ne diyebilir ki!..
Ama bugün takmıyor gayrı.

Ben bile kestiremezken...
Sümeyye bu.
Kalıplara sığmaz.
Ne zaman ne yapacağı belli olmaz.
Neyi giyineceği kimseyi bağlamaz.
Hele Özdemir İnce'yi hiç tınlamaz.

"Keşke" diyorum, "Özdemir İnce edebiyat yazılarına devam etse de biz de onu doyunca okuyabilsek..."

Read more...

21 Ağustos 2009 Cuma

Geleneğe uymak

Kazanma şansınızın kalmadığını fark ettiğiniz
anda yapılacak en rasyonel şey nedir?
Çılgınlık...

Oyun Teorisi, kararların rasyonel düşüncenin ürünü olduğunu varsayar. Duyguların baskın olduğu çelişkili durumlarda yetersiz kalır bu teori. İrrasyonel karar veren, teoriyi çökerttiği gibi karşı tarafı da çökertebiliyor.

Taraflardan biri en beklenmeyeni yaparsa ya da irrasyonel davranırsa ya da varolan geleneği bozarsa, bunları yapmayan taraf oyunu kaybeder. Oyunu kazanan taraf bunu bazen bilinçli olarak yaparken bazen tamamiyle tesadüfi yapar. Bazen de şartlar, onu, geleneği bozmaya zorlar. Alışılmışı yapmayınca da alışılmışa mahkum olanı mağlup eder.

Bu oyunlar en fazla savaş meydanlarında görülür. Savaşta oyun oynanır mı? Tabiki. Teori tamamen karar verme üzerine bazı şeyleri matematiksel olarak modellemeye, formüllere dökmeye yarıyor. Ve buna da matematikçilerin o çok sevdiği "oyun" adı konuyor. Karar Verme Oyunu da diyebiliriz bu teoriye aslında.
Mesela savaş stratejileri oluşturulurken, karşı tarafın beklemediği veya bekleyip de yapılmasını "çok salakça" bulduğu bir yönden saldırılması, iyi bir stratejik karardır. Karşı tarafın, diğer tarafın o hamleyi yapması halinde salak duruma düşeceği yanılgısı, kendi yenilgisine sebep olabilir. "Salakların" saldırmayı planladığı yönde hiçbir tedbirle karşılaşmaması, savaşın galibini belirlerken asıl salakların da kim olduğunu ortaya koyacaktır.

Geleneğe uymak, normal şartlarda hayatta var olabilmenin, yaşayakalmanın destekleyici (motive edici) unsurudur. Ancak savaşlar, bazı spor karşılaşmaları sıfır toplamlı oyunlardır (zero sum games). Sıfır toplamlı oyunlarda bir taraf kazanırken diğer taraf aynı oranda kaybeder. İşte bu gibi durumlarda geleneğe uymak kaybetmeyi getirebilir.

Read more...

16 Ağustos 2009 Pazar

Aşkın Abla

Kaldı mı böyle komşular?..

Ahmet Muhip Dıranas'ın uğruna methiyeler dizdiği komşusu Fahriye Ablası varsa, bizim de Aşkın Ablamız var... Muhip Dıranas, Fahriye Ablasını, onu gözden kaybettikten sonra dökmüştür şiirlere. Ben ise henüz yanıbaşımızdayken, bizlerleyken yazıyorum Aşkın Ablayı. Ve şöyle sesleniyorum, Dıranas'ı çatlatırcasına: Ne iyi komşumuzsun sen Aşkın Abla!..

Vermek... Paylaşmak...
Ne güzel duygulardır değil mi bunlar?
İnsan hele de karşılık beklemeden yaptığında daha bir anlamlı oluyorlar değil mi?
Verilen şeyin miktarı ne olursa olsun ya da neyi paylaşıyorsa paylaşsın, önemli mi?
Önemli olan bu duygulara sahip olmak, değil mi?
Bunların verdiği mutluluğa ulaşmak...
Önemli olan bu...

"Bencilliğin çirkinliği, paylaşmanın asaleti..." diyor ya Orhan Ağbimiz, aynen öyle. Paylaşmak asalet istiyor.
İşte Aşkın Abla da böyle biridir.
Asaletin kralıdır!..

Canınız tatlı çekti diyelim. Çarşıya da çıkamıyorsunuz. "Bu saatte kim gider?" diye düşünüyorsunuz. Ama can işte bu, sıkıntıda. İmdada yetişir Aşkın Abla. Tam da bu sıralarda gelir tavuk göğsü, el yapımı dondurmaları, kurabiyeleri, elmaları...
Bir şeyin marjinal faydası bu kadar mı yüksek olur, bu kadar mı değerli?..
Bir şeyin değeri, o şeye ihtiyacınız olduğunda daha da artar ya, o hesap bizimkisi de.

İşte o zaman diyecek söz bulunmaz. Duygular kelimelere sığmaz. Evin gündemine oturur bir anda, bir daha da çıkmaz.
"Vay be"ler durur, "Helal olsun"lar başlar.
Sözcükler havada uçuşurlar.
Herkes bir şeyler söyler onun hakkında.
Nasıl da iyi olduğundan, hamaratlığından dem vurulur. Ev kadınlığı övülür, insancıllığı, merhameti anlatılır. "Düzgün"lüğü, çocuklarına nasıl da güzel annelik yaptığı anlatılır.
Anlatılır... Anlatılır...

Evet, yine o günlerden birindeyizdir.
Ve yine Aşkın Abla tam zamanında yetişmiştir.
Duygular sel olup gönüllere akmıştır.
Kimimiz kendince şiir bile yazmıştır.

Severiz biz de onu, çokça sayarız.
Aşkın Ablanın teline toz kondurmayız.
Kaldı mı böyle komşular derken...
Evet, işte Aşkın Ablamız!..

Read more...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Nicel Meşruiyet

Geçen haftalarda Facebook'ta bu başlığı yazmıştım profilime. Tam da beklediğim gibi bir tek Atacan yorum bırakmıştı. Yani anlamıştı derdimi. Şöyle bir diyalog geçmişti aramızda:
(A- Atacan, S- SUgibiOL)

A- Nitel Meşrutiyet :)
S- Nitel monarşi bile yeğdir :)
A- Cumhura muhalefet kuvveihatadandır...
S- Cumhurun her isteği meşru sayılamaz...
A- Cumhur o zaman "devrimini" yapar. Cumhur kendine meydan okutmaz.
S- Yapar ama her devrim "hayırlı" olmaz. Hayırlı lafzının yerine isterseniz "Rasyonel"i de koyabilirsiniz.
...
S- Bunun devamını bloglar üstünden yürütelim, Face yeterli olmuyor...

Son sözümü yerine getiriyorum şimdi. Ancak öyle uzun uzadıya değil. Biraz araştırılırsa bu konuda din kitapları da çok şey söylemişler aslında. Yani çoğunluk meselesinde. Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an'daki İslam kitabında bu meseleye şöyle değiniyor:

Soru: Kur'an, çokluğu değer kabul etmeyi, çoğunluğu gerçeğin ölçüsü saymayı nasıl değerlendiriyor?
Cevap: Ne çokluk zafer ve başarının ölçüsü, ne de çoğunluk gerçeğin ve doğrunun göstergesidir. Kur'an sayıları ne olursa olsun insanlara bakarak gerçeği değerlendirmez. Gerçeğe bakarak insanları değerlendirir.

Diyor ve adres olarak Tevbe 25. ayeti gösteriyor.

Çoğunluğun her yaptığı yanlıştır, demiyorum. Çoğunluğun tuttuğu her yol doğru olmayabilir, diyorum. Tutulan yolun, gidilen yönün, yapılan işin meşruiyetini, kişilerin sayısı belirleyemez, diyorum. O kadar.

Read more...

14 Ağustos 2009 Cuma

Olcay seni çok seviyorum...

Sonradan öğrendim.
Ve öğrendiğimde başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
Unutmuşum resmen.
Aklımdaydı oysa...
O kadar da bekledim ilk ben kutlayacağım diye.
Hatırlatıcıyı da kurmuştum halbuki.
Ama kelek yaptı bana, görevini yapmadı şerefsiz.
Ben de anlamadım niye öyle oldu.
Neyse...
Geç de olsa affet beni n'olur.
Başka diyecek söz bulamıyorum...
Doğum günün kutlu olsun Olcay'ım.
Seni çok seviyorum...

Tekin.

Read more...

9 Ağustos 2009 Pazar

Gelin Arabası

Şu sıralar gelin arabalarının plakalarına takmış durumdaydım. Malum bu günler düğün günleri ve hemen hemen her gün bir yerde düğün var. Ve yine malumunuz arabaların ön tarafında ‘Evleniyoruz’ yazar, arkasında ‘Mutluyuz’... Bu hiç değişmez. Bunun sırası da değişmez. Yani sıralamanın mantığı, “evleniyoruz ki mutluyuz!”dur. Neden sonuç bağlantısı bir nevi.

Peki şöyle olamaz mı sırası?
Önde "mutluyuz" arkada "evleniyoruz"...
Yani mutluyuz, neden, çünkü evleniyoruz...
Böylesi en azından daha mantıklı. Hiç olmazsa o bağlantıya daha çok uyuyor bu. Ancak bu kadar değişiklik bile çoktur buralarda, aslında her yerde. İlla ki herkes aynı sözleri aynı sırada yazacak.
Madem aynı sözleri yazacaksın ve herkes orada ne yazdığını bilecek, tahmin edecek, ne demeye yazılır ki onlar?
Yazıyorsan şöyle farklı bir şeyler yaz ki ön tarafı okuyanlar merak edip arkaya da baksınlar. Biraz da eğlenceli ol, güldür milleti. Yaratıcı ol, yaratıcı...

Ben günün birinde böyle farklılık yaratmış bir kişiyi görürsem, o kişinin düğününe, onları tanımasam bile gideceğim. Sırf böyle olabildikleri, o şartlanmayı kabul edemeyip yıktıkları için. Plakada ne yazarsa yazsın hiç önemli değil. Yeter ki biraz değişik olsunlar.

Benim, ileride bir gün, olur a, böyle bir şansım olursa, yani evlenen taraflardan biri olursam, kızı da ikna edip şöyle yazılar hayal ediyorum plakamda:
“Hadi hayırlısı”
“Deneyelim dedik”

Ya da;
“Allah’ın dediği olur”
“Star yarab”
“Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler”

Şöyle de olabilir mesela:
“Alırım demiştim”
“Sen de dene”
“Çok istersen olur”

Şunun gibi bir cümleyi başkasında görsem, o kişiye hediye bile takabilirim:
“Bira bu kapağın altında”

Ama benim en sevdiğim şu:
“Turnayı gözünden vurdum”
Hadi hayırlısı... :)

Read more...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Küreselleşme Sürecinde Yönetim Krizi

*[...]

Bütün sistem oluşumları bir anlamda farklılıkların dengeli bir yönetiminden ve değişik kısımların belirli bir bütün halinde bir arada tutulmasından ibarettir.

Alt kısımlar ile alt sistemlerin kendi içlerindeki ve aralarındaki karşılıklı arabağlılık ve faaliyetleri, belirli bir iletişim ve etkileşimi zorunlu kılmaktadır. Sistemi yaşatan bu temel süreçlerin varlığı ise genel sistemin kapalı veya açık olmasıyla doğrudan ilgili olan bir husustur. Bu anlamda kapalı bir sistem, faaliyetlerini ve buna bağlı olarak da varlığını devam ettirebilmesi için gerekli enerji ve malzemeyi başka sistemlerden temin edemeyen ve kendi kendine yetmeye çalışan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık, açık bir sistem ise çevreden gerekli bilgiyi ve enerjiyi sağlayan ve bunları başka sistemlere aktarabilen bir sistemdir. Bu anlamda, fiziki ve mekanik sistemler, özellikle eşyanın durağan özelliğinden kaynaklanan temel bir sebep yüzünden birer kapalı sistemlerdir. Ama, yaşayan ve canlı sistemler, dış ortamlara bağlı ve dış etkenlere açık oldukları nisbette birer açık sistem olarak bilinirler.

Kapalı ve açık (fiziki ve sosyo-kültürel) sistemler arasındaki önemli farklılıklardan biri, değişme olgusu karşısındaki tavır ve yönelimlerdir. Mekanik ve kapalı sistemlerin temel amacı, statükoyu yani mevcut durumu korumaktır. Sistemi oluşturan kısımlar arasındaki arabağlılık ve irtibat, kendi yapısı içinde oldukça durgun ve sınırlıdır. Bu tür kapalı sistemlerin çalışma düzeninde, her bir parça birbirine oldukça bağlı buna karşılık dış etkenlerden nisbeten bağımsız bir durum arzetmektedir. Bu durum, sistemin değişmelere karşı dayanıklılığını ve sağlamlılığını artırma gibi bir özelliğe sahip olmasına yol açmaktadır. Mekanik ve fiziki sistemlerin, dış çevreye oldukça kapalı bir çalışma düzenlerinin olması, bir bakıma sistemin güvenlik mekanizmasını oluşturmaktadır. Bu anlamda, sistemin örgütleyici ve etkili unsurları tarafından istenmediği sürece her türlü değişmeye karşı sistem korunmaktadır. Mesela, mekanik bir sistem olan, siyah-beyaz televizyon, dışarıdan ilgili mühendislik müdahalesi olmadan kendiliğinden renkli televizyon haline gelmemiştir. Bütün fiziki ve mekanik sistemler, tasarlandığı ve yapıldığı gibi çalışır, bunun dışındaki çalışma ve işleme düzeni bir sapma veya bozulma olarak değerlendirilir.

Açık sistemlerin çevre ile olan karşılıklı ilişkileri dolayısıyla çok sık bir şekilde dış etkilenmeye maruz kaldıkları bilinmektedir. Bu durum, açık sistemlerin dış değişkenlere ve etkenlere büyük ölçüde bağımlı olmalarına yol açmıştır. Farklı seviyelerde ve derecelerde olsa bile, açık sistemin her unsuru ve parçası karşılıklı etkileşimler çerçevesinde kendiliğinden değişmeye müsaittir. Bir sistemin belirli bir kısmı herhangi bir değişmeye maruz kaldığı zaman, bir müddet sonra diğer kısımlar da bu değişmeye uyum gösterecek, başlangıçtaki istikrar durumu değişik bir noktada takrar dengeye gelecektir. Açık sistemlerin çok sayıda değişme faktörüyle karşı karşıya kalması, bu sistemlerin devamlı bir şekilde kendilerini dengeleme ve istikrar ihtiyacı ile başbaşa kalmasına yol açmaktadır. Açık sistemler çok hızlı bir değişme ve dış sistemlerden devamlı bir etkilenme sürecine girerlerse unsurlar arasındaki uyumun yeniden sağlanması çok güçlenecek ve belki de sistemin belirli bir istikrar seviyesine ulaşmasına imkan vermeyen bir "şok" ve "dengesizlik" durumu ortaya çıkacaktır.

Açık sistemlerin kendi hayatiyetlerini belirli bir bütünlük ve denge içerisinde devam ettirmesi, büyük ölçüde dış etkilenme ve değişmelerin normal sınırlar içerisinde kalmasına bağlıdır. Sistemin unsurları arasındaki arabağlılığın ve ilişkinin belirli uyum noktasında dengeye ulaşmadığı zaman, ya sistemin bütünlüğü zayıflayacak ya da dış etkilenmelere son vermek için kendi içine kapanacaktır. Sistemin bütünlüğünün zayıflaması, alt kısımlar ve unsurlar arasında temelde var olan farklılıkların çoğalması ve genel sistem çerçevesindeki mevcut ortak hususların azalması sonucunu doğurur. Böylece, sistemin bütünlüğünü sağlayan "ortak normlar"dan, "ideolojik uygunluk"tan ve "ortak yönelişler"den sözetmek zorlaşmakta ve her bir alt sistem kendi başına bir varlık durumuna gelmektedir. Diğer halde ise açık bir sistem olması gereken sosyo-kültürel bir organizasyon, kendi mevcut dengesini ve bütünlüğünü korumak amacıyla kapalı bir yapı durumuna dönüşmektedir. Bu tür sosyo-kültürel organizasyonlar, dış etkilenmeler ve hızlı değişmelere karşı kendilerini savunmak için bir takım ilke ve kurallar ortaya koyarlar. Böylece, diğer alt sistemlerle iletişimlerini asgari seviyeye indirerek kendi kendilerine yetmeye çalışan kapalı bir sistem haline gelirler.

**[...]
Değişmelere uyum çabaları sürerken devamlı olarak ortaya çıkan yeni değişme dalgaları, kitle halindeki insanların sosyo-kültürel sistemlerin dayanamayacakları bir seviyeye ulaşarak bir "gelecek şoku" yaşanmasına zemin hazırlar. Gelecek şokunun insanlar üzerindeki etkilerini ise sürekli kaygı, mevcut otoritelere karşı düşmanlık, amaçsız şiddet eylemleri, zihni ve fikri uğraşlardan uzaklaşma şeklinde özetlemek mümkündür. Bugün neyin değiştiği, yarın neyin değişeceğinin belirsiz olduğu bir ortam, dinamik ve yenilikçi bir toplumun gösterdiği bir sosyal hareketlilik değildir. Böyle bir değişme süreci, kendi insicamını ve istikrarını kaybetmiş bir kültür sisteminin, kontrolsüz ve rastgele bir dengeye ulaşma çabalarıdır.


* Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, Küreselleşme Sürecinde Yönetim Krizi, s.96-s.99
** Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, Küreselleşme Sürecinde Yönetim Krizi, s.108

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST