27 Temmuz 2009 Pazartesi

Evde Kalmış Kızlar

Bir tanıdık geldi bize, evlenmek için taa uzaklardan.

Adı Sadi. 28 yaşında.

Bizimkiler onu köy köy, ev ev, kapı kapı, düğünden düğüne dolaştırıp duruyorlar. Kız bulmaya çalışıyorlar. Ona kız beğendirmeye çalışıyorlar. Gösterdikleri kızların ortalama yaşı 32. Kız değil yani, kızkuruları. Bildiğimiz evde kalmış kızlar...
Haliyle Sadi hiçbirini beğenmiyor.

Benim haberim yok tabi bunlardan.
Bunları Sadi bana anlattı.
Ben de ona ihtiyarların kız beğenirken kriterlerinin çok farklı olduğunu anlattım.
Mesela kızın etlisini butlusunu ararlar öncelikle.
Ayak bileklerine bakarlar, kalınsa beğenirler. Diğer kriterlere geçerler.
Yemek yapmasına bakarlar.
Evi silip süpürmesine, çekip çevirmesine bakarlar.
Annesine babasına saygısına bakarlar, ahlakına bakarlar.
Bakarlar oğlu bakarlar.
Bakmadıkları tek şey, kızın yüzü. Bir de yaşı.
Onlar için kızın, erkeğin yanında dolaştırılabilir olması ya da erkeğin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamaması hiç önemli değildir.

Ben anlattıkça Sadi de bana hak verdi.
Bunun üzerine bir kampanya yapmaya karar verdik:
Evde Kalmış Kızların Gönlünü Hoş Etme Projesi...
Bir tim kuruyoruz: Evde Kalmış Kızları Kurtarma Timi (EKAKUT)...

Şöyle sloganlar tasarlıyoruz kampanyamız için: Evde Kalmış Kızlara Bir İyilik de Sen Yap!
ya da;
Evde Kalmış Kızlar İçin Bi' Parmak da Senden!.. (İsteyen parmak kaldırsın gibi).

Bu kampanya tutarsa evde kalmış kızlar, çıtır erkeklerden belki vazgeçebilir...
Evde kalmış güzelim zavallı kızlar bir nebze de olsa mutlu olabilir...
Bütün dünya sadece evlenmek isteyen erkeklere ve onlara adanmış çıtır kızlara kalabilir...
Bu projenin sahipleri de yeni kurulan dünyadan nasiplerini alabilir.
Belki.
Neden Olmasın...:)

Read more...

Çoban Çocuklar: Ahmet ve Bahar

Yol üstünde bir yerde çoban çocuklara rastlıyoruz. Oturuyoruz yanlarına.

Ahmet ve Bahar...

Ahmet aylığı bir milyara 150 büyükbaş hayvana tam 7 ay boyunca çobanlık yapacak. Çok zor tabi şartlar. Sağolsun gider gitmez hemen çay ikram ediyor bize. Kardeşi Bahar da o küçücük elleriyle bardakları yıkıyor, çayları doldurmak için. Çay aslında içilecek gibi değil (benim gibi bir çay hastası için hele ağzımın tadını bozmak gibi bir şey.) ama madem burdayız onun da tadını alacağız. Onları da kırmayacağız bu arada.

Çok sevdim ben Bahar'ı.
Konuşmaya çalışıyorum.
Okula gidip gitmediğini soruyorum, ufak bir sessizlik oluyor, Ahmet cevap veriyor.
Kaç yaşındasın diyorum, Türkçe bilip bilmediğini soruyorum ürkerek.
Hep aynı huzur bozucu sessizlik...
Ahmet cevaplıyor yine.
Anlayacağınız Bahar bir türlü konuşmuyor.
Utanmışlığın sessizliğine bürünmüş oturuyor öylece.
Saçları örtüyor yüzünü.
Ben sordukça daha bir örtülüyor yüzü sanki, kapkara saçlarıyla.

Onda, benden 6 yaş büyük ablamı görüyorum.
Hayal meyal hatırlıyorum.
O da Bahar gibiydi.
Saçlarından yüzü görünmezdi adeta.
Bahar gibi masumdu o da.
Ağladığı zaman saçı başı hep girerdi birbirine...

Ve şimdi sıkı durun. Bahar okula gidiyor. Üçüncü sınıfa geçmiş ve 10 yaşında.
Evet, başta korkarak sorduğum sorumun cevabını alınca çok mutlu oluyorum.
Bahar ne mutlu ki okula gidiyor ve...
Yaşasın TÜRKÇE BİLİYOR...
Utanmama gerek kalmıyor.
Yüzümün kızartısı ağlamaklı bir sevince bırakıyor kendini usulca...

Read more...

26 Temmuz 2009 Pazar

Dağa Çıktım: Düşünüyorum

Televizyon yok, gazete yok, telefon yok, internet hiç yok...
Her şeyden mahrum, her şeyden bihaber.
Bunları kafaya takmazsan, görmezden gelirsen yani, biraz da ihtiyacın varsa böyle bir şeye, tüm yokluklar avantaj bile sayılabilir aslında. Eğer unutmak istiyorsan bazı şeyleri veya düşünmek istiyorsan şöyle etraflıca, burası onları yapabilmek için birebir. Burası, seni Fenafillah'a yani kamil insana erdirmek için tüm gücüyle sana yardım ediyor.
Şöyle dağlara bakıp, sonra dağın gökyüzüyle öpüştüğü çizgiyi izleyip sonsuzluğun tadına varılabilir. Sonsuzluk nasıl bir şeydir, hissedilebilir. Böyleyken, sonsuzluğu seyrederken ufkun da bir o kadar geniş oluyor.
İsteyene.
Düşünüyorsun alabildiğine...
Düşünüyorsun sonsuzlukça...

Evet bugün düşünme ve hayallere dalma günü.
Bir şeyi bir an önce aklımdan silip atmam gerek.
Söküp atmam gerek beynimin dehlizlerinden...
Ve üstünde fazla durmamam gerek.
Çünkü biliyorum ki ne kadar çok düşünürsem o kadar hafızamı işgal edecek o 'Şey'.

Bir şey daha düşünüyorum. Daha doğrusu kurguluyorum...
Yeni yeni filizlenen bir şeyi aklımda hayalimde canlandırıyorum.
Nasıl'ını arıyorum.
Birincide için ne kadar sıkılır burkulur ise, 'Bu'nda yüreğin o kadar ferahlar rahatlar.
Bu 'Şey' öyle bir şey ki, birinci 'Şey'in panzehiri.
İlacı.
Yaralara derman,
Güzelliklere bir ferman...
Geleceğin önünü açan,
Ön görmeye yarayan bir çift göz gibi adeta...
Düşünüyorum...
Düşlüyorum...

Read more...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Dağa Çıktım (3)

Küçük Not:

Bugün burdaki son günümüz. Yarın sabah 6'da, geldiğimiz arabayla geri döneceğiz. Dün yağmur yağdı. Bugün hava kapalı ve serin. Tam tamına beş gündür burdayız. Unutamayacağım bir tatil geçirdim, bir macera yaşadım. Böyle yere gelmek başlı başına cesur bir karardı. Ve kararımdan dönmediğim, kararımı uyguladığım için hem seviniyorum hem de gururluyum. Bunca zorlukları, mahrumiyetlikleri, yabancılıkları göze alıp geldim ve pişman değilim. İyi ki gelmişim diyorum...

Read more...

Dağa Çıktım (2)

Elimde telefonum bloga yazı yazarken

Öyle yapmak istiyorum ki burdan ayrıldığımda "İyi ki gitmişim. Pişman değilim. Uzun zamandır böyle bir tatil yapmayı arzuluyordum. Ve şükür ki bunu becerebildim." diyebileyim. Son zamanlarda kafam öyle şeylerle doluydu ki onları bir şekilde atmam ve boşalmam gerekiyordu. Hatta bir aylığına yurtdışına gidip, şöyle ülke gündeminden ve kendi dertlerimden soyutlanmak istiyordum. Ona gerek kalmadı. Buranın havası ve şartları isteklerimi karşıladı. Demiştim, dünyayla iletişim burda sıfır. Yani dünyan bu köy kadar. Bu köy ne kadar genişse senin de ufkun o kadar geniş...


Eve geldik. Başımız yanıyor. Boynumun arkası acaip kızarmış durumda. Yaklaşık 5 km yürümüşüz. (toplamda 3.5 saat, dağ-tepe-göl...). Yüzümüzü iyice yıkadık ve bardaklarca tuzlu ayran içtik. Şimdi uzanıyorum. Başım hala yanıyor. Birazdan yıkanacağım ve sonra güzel bir uyku iyi gelecek.

Dün o kadar güneşin altında kalmışız ki boynumda ve başımda kızarıklıklar oluştu. Başımı yastığa koyamıyorum. O yüzden bugünkü uyku ağrılı ve sancılı oldu. Güneşe eşlik eden rüzgar, güneşin kavurucu etkisini hissetmemize mani oldu. Sonuçta da olan oldu. Yandık resmen. Bundan dolayı bugün dışarı çıkamadım. Güneş kızarıklarla temas ettiği anda ağrılar başladı, ben de günümün çoğunu evde ya da gölgede geçirmek durumunda kaldım. Yazılarımı da yazmaya fırsat bulabildim böylece...
Uğurca Köyü fotolarına resmi sitesinden erişebilirsiniz...

Read more...

Dağa Çıktım (1)

Tuzluca'nın Uğurca Köyü. Köyde 52 kişi yaşıyor. Bir zamanlar 300-400 kişi yaşıyormuş, şimdi ise insanların çoğu İstanbul'a yerleşmişler. Köydekiler birbirleriyle genelde akrabalar. Köyün en tanınmış yerleri, su çıkan gözeleri. Acıbulak, Kanalbulak, Şirinbulak... Özellikle Acıbulak denen soda tadında suları çok ünlü. Böbrek taşlarına iyi geliyormuş. Bunlardan İstanbul'a götürenler bile var. Hatta bir doktor, hastalarına bu sudan tavsiye etmeye başlamış bile...Her türlü bitkiyi bulmak mümkün: Isırgan otu, Kuşebbeyi (Türkçesi nedir?), Kuşburnu, Kevgen...

Televizyon filan yok. O yüzden zaman geçirici oyunlar oynuyoruz. Mesela normal şartlar altında oynamayacağımız, aklımıza hayalimize bile gelmeyen İsim-Şehir (tamam kabul, karizma çizildi) oynuyoruz. Sonrasında ise mantık sorularıyla hem zaman öldürüyoruz hem de birbirimizi sınarken yeni şeyler öğreniyoruz. Tipik eski zaman halleri... Herkes birbiriyle içiçe, herkes birbiriyle kanka. Böceklerle bile...

Burada acaip böcekler var. Hepsinden olağanüstü tırsıyoruz. Örneğin kulağa giren böcek var. Adı Gildan. İsmi bile bizi korkutmaya yetiyor. Çoğu geceleri ortaya çıkıyor. Ve geceleri eğer uykunuz yoksa, o gece sizin için kabusa dönüşebiliyor. O yüzden elimizden geldiğince günboyu yorulup gece de şöyle bir güzel uyku çekmemiz gerek. Her türlü korkudan, her türlü tırsıntıdan yoksun bir uyku...

Uğurca'nın bana göre en güzel özelliği, yaklaşık 40 derece güneşin altında bile terlememeniz. Terleseniz bile üstünüzdekiler vücudunuza yapışmıyor. Çok yürüdünüz ve yoruldunuz, güneş sizi fena halde kavurdu diyelim. Bir ağacın altına oturduğunuz vakit sanki buzdolabına girmiş gibi serinlersiniz. Tam tepelere çıktığınızda artık ağaç gölgesine gerek kalmaz, güneşin altında bile rüzgardan keyif alırsınız. Rüzgar artık sizi güneşin terletmesine izin vermez. Şöyle yanaklarınızı, vücudunuzu sürekli yalayıp geçer ve ferahlarsınız. Ben üşüdüm bile diyebilirim.

Burada telefonlar çekmiyor. Çekse bile sadece Turkcell (Allah'ına kurban :)) çekiyor. Benimki ise Avea. O yüzden kimse beni arayamıyor. Ben de kimseyi arayamıyorum haliyle. Bu zor geliyor başlarda ama sonradan alışıyor insan. Telefonu yanında dolaştırmana gerek yok. Dolaştırsan da sadece saat olarak işe yarıyor... Benimkisi bir de şu notları almama yaradı.
İnternet zaten yok. Olsa bloga gönderebilirdim burda yazdıklarımı. Ama eve gider gitmez yazıları resimleriyle birlikte blogda paylaşacağım. Bu notları güneşin altında alıyorum. Ve benim gibi güneş özürlüsü bir adam bile güneşten rahatsız olmuyor. Rahatım ve keyfim yerinde diyebilirim.

Uğurca Köyü fotolarına resmi sitesinden erişebilirsiniz...

Read more...

3 Temmuz 2009 Cuma

Ayıp oluyor Hıncal!..

Aylar önce yazmıştım ya Gazetecilikle uğraştığımı. İşte onun ganimetlerini yeni yeni topluyorum.

Bizim Hıncal (ben ona böyle seslenirim, o da bana Balım der) benim blogu takip ediyor tabi. Benim "Köpek mi değerlidir, insan mı?" yazımın altına bir yorum bırakacağına, oturup kendisi bir şeyler karalamış bugün kendi köşesinde. Diyor ki:

İşte, Allahın günü yollarda ölen onlar, yaralanan yüzler, her yıl yok olan binler gündem olmaz mı?.
Kimsenin kılı kıpırdamıyor..
Kimse "Bu ne rezillik" demiyor.. Kimse "Yahu bir şeyler yapalım, insanlarımız böyle pisi pisine ölmesinler. Yuvalar yıkılmasın" demiyor..
Yahu bu ülkede bir gün 19 köpek itlaf edilse yer yerinden oynar.. Oynatırlar..
O köpeklerin dernekleri, sahipleri var çünkü..
19 insan, köpekten beter ölüyor, hem de her gün, haber bile olmadan.. Niye?..
Bu ülke insanının köpek kadar da mı değeri yok?..


Görüldüğü gibi Hıncal da bir sonuca varamamış. Sorular sorarak, insanların kafasında bir şeyler oluşturmaya çalışmış.
Tamam. Doğru diyorsun da Hıncal'ım kendine daha bakir konular bulsan daha iyi olmaz mı?
Nedir bu ucuz taklitçilik?
Şimdi benim blogu çok kişi takip etmiyor diye ayıp olmuyor mu benim sorularımı köşene taşıyorsun?
Diyelim ki aldın, ama insan bir kaynak belirtir dimi?
Şahlığından mı düşersin benim çapkın Hıncal'ım.
O kadar angut kızı meşhur ettin, koluna taktın dolaştırdın, sonra köşende reklamlarını yaptın.
Ee ya biz!
Biz ne olacağız Hıncal?
Biz hep böyle ağızdan ağıza söylenerek mi artıracağız okurlarımızı?
Hep aritmetik mi olacak bu artış, hiç mi geometrik olmaz?
Yazsana bizi de köşenin bir kıyısına.
Eline mi yapışır Hıncal?

Valla...
İyisin, hoşsun, güzel de gülüyorsun ama Hıncal,
ayıp ediyorsun...

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST