24 Haziran 2009 Çarşamba

Köpek mi değerlidir, insan mı?

Bir köpek mi değerlidir, yoksa bir insan mı?

Cevabı duyar gibiyim.
Peki ya, bir köpek mi daha değerlidir, yoksa 40 insan mı?
Saçmalıyorum di mi?
Ama ben bugün bunu gördüm.
Otobüs şoförümüz, küçük beyaz bir köpeğe vurmamak için az kalsın otobüsü deviriyordu.
Yani küçük bir köpeğe bir köy adamı (40 canı) feda ediyordu. Neyse ki ucuz atlatıldı ve ben göründüğü üzere blogun başındayım.

O zaman; bir köpek bir insan eder mi?
Evet eder, hatta 40 bile eder.
Bazen...

Demek ki neymiş;
Demek ki hayatta sadece "biz" yaşamıyormuşuz.
Demek ki hayatı diğer canlılarla paylaşıyormuşuz.
Demek ki bir canlı "varsayılan olarak" bir diğer canlıdan daha üstün, daha değerli değilmiş.
Demek ki canlılar arasındaki üstünlük pamuk ipliğine bağlıymış, yer değiştirebilirmiş.

Peki bu üstünlüğün, "değerin" birinden ötekine taşınmasını sağlayan kriter nedir?
Akıl?..
Vicdan?..
Ne?

Read more...

21 Haziran 2009 Pazar

Internetin Gücü: Engelle hadi!

Internetin, dağıtık yapıların güzelliği bu gibi zamanlarda ortaya çıkıyor. Zor zamanlarda belli oluyor. Merkezi olmayan sistemlerde, bilginin kontrolü kolay değildir. Birini durdurursun diğeri başlar. Yollardan birini kapatırsın ötekisi açılır. Bilgi birinden gelmezse, hiç sorun değil, öbüründen gelir. Nasılsa milyonlarca alternatif var.
Bu yüzden tüm engellemeler boşuna. Tüm "ellemeler" kifayetsiz...

The Times gazetesinin haberine göre, Internet kullanım oranlarında İran'da göze çarpan bir büyüme var. Ülkede üyelerin o an ne yaptığını anlatmasını ve paylaşmasını sağlayan Twitter kullanımı giderek artıyor. Farsça, şu an internette en fazla kullanılan ikinci dil konumunda. (Buraya dikkat) 700 bin kişi blog yazıyor.

Al sana Internet!
Tutabiliyorsan tut bakalım...

Read more...

14 Haziran 2009 Pazar

Kaynana Sendromu: Erkeğin Rolü

Önceki yazımdaki Gelin-Kaynana olayının bir de Erkek tarafı vardır. Damat demiyorum, çünkü konuya bizim cenahtan bakıyorum.

Bu süreçte en çok yorulanlar erkekler olur.
Çünkü hem eşini sever hem de annesini.
Ne yardan geçebilir, ne serden.
Ne şiş yansındır, ne kebap.
İki aradadır ve bir de derede...
Annesiyle karısı arasında bir "sorun" olduğunda, erkek o andan itibaren tüm "politically correctness" (siyaseten doğruculuk) yeteneğini kullanır. Denge rolü oynamaya başlar. Elinden geldiğince, belki de gelmediğince, karısıyla annesini bir araya getirmemeye uğraşır. İkisinin aralarındaki çatışma unsurlarını ortadan kaldırır. Ortak bir paydada buluşmalarını sağlamaya çalışır. "Uzlaştırıcılık", "Hazmettiricilik" rolü erkeğindir, vesselam.

Eğer erkek tüm bu "yük"ten sıkılıp da taraf tutmaya karar verirse, işte bittiği gün o gündür.
Bir taraf, onu "şerefsizlik"le suçlar, öbür taraf "kansızlık"la...

Yani erkek o yükten gene kurtulamaz.

Aslında erkeğin önündeki en büyük örnek babasıdır. Babası da o yollardan türlü defa geçmiştir. Erkek ondan çok şey sorup öğrenebilir.

Akıllı erkekler bu "yük" meselesini kolaylıkla halledip "mutlu" olurken, diğer erkekler boş otobüste ayakta gitmeye mecbur kalırlar. :)

Read more...

Kaynana Sendromu: Kim haklı?

Facebook'ta yazdım bu konuyu. Aklıma da gazetede okuduğum "Kaynana Sendromu" haberiyle geldi. O halde başlıktaki cümlenin içini doldurmak lazım, öyle kuru kalmasın.

Gelinlere göre, kendileri her zaman haklıdır. Ta ki zaman geçip devir dönene kadar. İşte o zaman gelin artık sadece bir "gelin" değil, aynı zamanda "kaynana"dır da. O zaman kendileri gene haklıdır.

Kaynanalar kendileriyle "geçinemeyen" gelinlerini "Sen de gelininden bulasın" deyip hafif yollu beddualarla uyarırlar. Gelinler bu uyarıya pek kulak asmaz, kaynanasının bu tecrübesini hiçe sayar. Kaynanasının da bir zamanlar Gelin olduğunu unutur. Gelinin, yaptıklarından dolayı "pişman" olması için çocuklarının büyümesi gerekecektir. Çocuklardan erkek olanı, bir "el kızını" getirir eve. İşte o "El kızı", nedendir bilinmez, kaynanasıyla iyi geçinemez. İnanış odur ki "Gelinlerin önüne yine kendileri gibi gelinler çıkar." Bu sefer Eski Gelin - Yeni Kaynana'nın aklına, kaynanasının "uyarıları" gelir. Karşısına "kendi gibi" biri çıkmıştır çünkü. Ama zaman işte, geçti mi geri gelmiyor. Yeni kaynana yine de bir umutla aynı taktiği kullanır, gelinini uyarır: "Gelin! Gelininden bulasın..."

Bu böyle sürüp gider...
Kaderin cilvesi midir, yoksa hayatın doğası bu mudur, bilemem.
Bildiğim tek şey: Gelinler her zaman haklı değildir. :)

Read more...

7 Haziran 2009 Pazar

Atilla Yayla ve Facebook'un İki Yüzlüleri


Facebook'a gıcık olmaya başladım. Önceden kız bulmak için girenler, şimdi video yaymak için giriyorlar. Önüne gelen videoyu, hiç düşünmeden herkese gönderiyorlar. Videoda ne dendiği, nasıl dendiği, ne yapıldığı hiç önemli değil.
Geldi mi?
Bas gitsin...
Bir de akılları sıra oradan millete mesaj verecekler, o video ile:
"Bak ben bunları izliyorum ve sana da gönderiyorum. Nelerle uğraşıyorum görüyorsun di mi?"

Atilla Yayla'nın bir açık oturumda söylediklerini kesip biçip yayınlamışlar Facebook'ta. Bazıları da, kimse habersiz kalmasın diye gönderiyor eşine dostuna.

Video, Atilla Yayla'nın Türban Sorunu hakkında diğer konuşmacılara nasıl da "dersler" verdiğini övüyor. Ballandıra ballandıra hem de.

Nedir bu iki yüzlülük, anlamıyorum?
Adam 5 dakkalık konuşmasında türban, Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve hatta eşcinseller hakkında konuşuyor ve eğer özgürlük istiyorsak, bunların hepsine birden özgürlük istemeliyiz diyor. Onların haklarından bahsediyor ve ilkesel olarak kendi içinde tutarlı konuşuyor.
Tutarlı olmayanlar, onun sadece türban meselesi hakkında söylediklerini kaale alıp diğerlerini reddedenler...
Madem Yayla'yı kendine bayraktar belledin, o zaman onun diğer dediklerini de savunacaksın. Madem onu çok seviyorsun, onun bahsettiği diğer özgürlük alanlarına da "peki" diyeceksin.
Eğer savunamayacaksan "adamını", o zaman iki yüzlülüğün anlamı yok!
Ya idolünü değiştireceksin, ya düşünce sistematiğini!
Ama nerdeee?

Mesela bunlar, yani iki yüzlüler, Kürt meselesi olduğunda, en "istemezükçü" kesilirler. Aleviler dendiğinde, başlarına taşlar düşer. Eşcinsel dendiğinde, o da ne derler, basarlar küfürü.
Ama bir Türban dendiğinde işte, akan sular durur. Boyut değiştirirler aniden. Özgürlük, demokrasi nidaları atmaya başlarlar. Ne çok vardır bunlardan.

Böyledir işte. Okuduğunu anlamamanın yanında bir de dinlediğini anlamama problemleri vardır bunların. Facebook'un başına bir oturdularmı, küçücük çocuk olurlar. Başlarlar, gelen videoyu diğerlerine göndermeye.
Neyse yollamaya devam edin siz.
Yarışın birbirinizle.
Bakalım kim daha çok video gönderecek?
Kim daha çok katkıda bulunacak Türk Bilgi Bankası'na?

Read more...

6 Haziran 2009 Cumartesi

Bayanın yanına oturulmaz!

Hayatta sorular her zaman çoktan seçmeli olmaz.
Alıştıysan ona, burda işin ne?

Bir önceki yazımda şöyle sormuştum: "Sizce otobüslerde bayanların yanına illa bir bayan mı oturmalıdır?" Onu belki şöyle de sorabiliriz: "Otobüs firmaları ahlaken doğru olanı nasıl bilebilir ve belirleyebilirler?"

Mesela uçaklarda adam ile kadın pekala yanyana oturabilirken, bu "yasak" neden sadece otobüs yolcularınadır? Otobüs yolcularına bu muamele reva mıdır? Uçağa binen, otobüse binemez mi?
Nedir bu aymazlık,
Nedir bu ahlakçılık,
Nedir bu "sözümona" namus bekçiliği,
Nedir bu korku kültürü?..

Sorularımı daha da uzatayım ama nereye kadar?
Soru sordukça rahatlayabilirim belki kendi çapımda, ama dışarıda her şey kendi bildiği doğrultuda ilerliyor. Kimse, ben yazdım diye kalkıp o "kaide"yi bozacak değil ya!

Ya da...
N'olur ey firma sahipleri,
okuyorsanız eğer beni,
duyuyorsanız eğer sesimi,
kaldırın artık o "ucubeyi".

Read more...

5 Haziran 2009 Cuma

Otobüslerde Öğrendiklerim

Uzun otobüs yolculuklarını bu yüzden çok severim. Öğrenmede ve gerçek pratik bilgiyi edinmede birçok faydasını gördüm. Yanınızda oturan kişiden edinilen bilgilerden bahsediyorum. Çoğu, konuşkan çıkar benim yanımda oturanların ve bana söyleyecek bir şeyleri vardır mutlaka. Özellikle yanına oturduğunuz kişiyi biraz konuşturduktan sonra adamın ne "olduğu" hemen ortaya çıkıyor. Zaten adamın potansiyeli sizin, konuşmayı uzatıp uzatmayacağınızı da belirliyor. Eğer hoşsohbet ve konuşmada problemi olmayan biri ise yanınızdaki, sizin de dinleyecek sabrınız varsa, bir de uykulu değilseniz, o zaman ortaya çıkan konuşmaların tadından yenmiyor. Hem siz tat alıyorsunuz, hem o, hem de etraftan size kulak kabartanlar. Ama birkaç sorudan sonra "aslında konuşmasak da olur" diye düşündüğünüz adamlarla yanyana geldiğinizde, onlardan uyuma bahanesiyle kurtulabilirsiniz. Özellikle benim yaptığım gibi, telefona küçük notlar yazarak da sıyrılabilirsiniz o sıkıcı insandan.

Erzurum-Elazığ Yolunda

Son yolculuğumda konuştuğum (konuşturduğum. Aslında konuşmaları genelde ben açarım) adam da "sevdiğim" türden olunca, artık bu konuyu yazmalıyım diye düşündüm. Otobüslerin o kadar da kötü anılara sebep olmadığını, isteyene aslında faydalı olabildiğini yazmalıydım. Böyle düşününce de ufak notlar almanın hiç de kötü bir fikir olmadığını düşündüm ve başladım...

Adam 50-55 yaşlarında Antakyalı bir çiftçi. Antakya'nın Altunözü ilçesine bağlı Karbeyaz Köyü'nden. Anlattığına göre eskiden çok komünist yaşadığı için, köye Küçük Moskova derlermiş. Okuma oranı bu yüzden yüzde yüzmüş. Adam bu durumu eskiden çekilen sıkıntılara bağladı. Zorlukların insanı okumaya sevkettiğini filan söyledi. Köyden hakimler, savcılar, kaymakamlar çıkarmış... Ben de aralarda "doğrudur", "kesinlikle", "tabiki", "aynen" gibi sözlerle adamı onaylıyorum. (ipucu: bu ara sözlerin, konuşmayı uzatıcı bir özelliği var. Kişi onaylandığını görünce daha bir coşar.)

Siyasete giriyoruz biraz. Özellikle biraz İsmet Paşa'dan bahsetmek, ya da Atatürk'ün dehasından söz etmek, siyasete fazla girmez, sıkmaz da.
Atatürk'ün Hatay'ı almak için çok uğraştığını herkes bilir. Özellikle orayı savaşsız alabilmek için neler yaptığını da. Ama kimse İsmet Paşa'dan pek bahsetmez. Adam anlatıyor...
"İsmet Paşa akıllı adamdı. Atatürk'ten sonra Hatay meselesini bırakmadı. Yapılan referanduma çevre illerden çok sayıda Türk nüfus getirdi. Böylece çoğunluk Türklere geçti. Yoksa o zamanlar Fransızların oyu daha fazlaydı ve öyle yapılmasaydı Hatay Fransızlarda kalabilirdi."
O yüzden çok akıllıydı rahmetli diyor, İsmet Paşa için. Antep, Maraş savaşılarak alındı ama Hatay politikayla alındı diyor. Ben de "diplomasiyle" diyerek onaylıyorum.

Adam Çiftçi dedim ya. Zeytinciymiş. Yüzlerce dönüm zeytin tarlası varmış. Zeytinleri Kasım ayında toplayıp fabrikaya veriyorlarmış. Her köyde 4-5 zeytin fabrikası var, diyor. Fabrikalar son modelmiş. Sonra İzmir'e gönderirlermiş satmak için. Adını da söyledi: "Şifa Zeytinleri, Altunözü." Aslında Ayvalık derler ama bizim zeytinlerimizdir onlar, diyor.

Sizin oralarda ne yetişir diye sorunca, ben de "valla amca bizde her şey yetişir ama en meşhurunu sorarsan kayısıdır" dedim.
"Sizin kayısılar Malatya'nınkinden daha güzel ve şirindir ama onlarınki tanınmıştır. Onların adı çıkmıştır" dedi.
"Doğru diyorsun" dedim, "sen bu işlerden cidden anlıyorsun amca..."
Güldü.
"Bizimkiler çok okur demiştim" dedi.
Gülüştük...

O kadar konuşmuştuk ki ikimizin de uykusu gelmişti artık. Bir süre sessiz kaldıktan sonra uykuya daldım, bu notları da uykudan önce aldım.

Uyandığımda fazla yol alamadığımızı gördüm. Bingöl'e 100 küsur km var. Yola çıktığımızdan beri harıl harıl çalışma var yollarda. O yüzden fazla hız yapamıyoruz.

Son sözümü bir soruyla vereyim ve bir sonraki yazıya pas atayım: "Sizce otobüslerde bayanların yanına illa bir bayan mı oturmalıdır?" Ya da şöyle sorayım: "Ayakta kalan bir adam olsa dahi, bir bayanın yanına oturamaz mı?"

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST