23 Nisan 2009 Perşembe

Oracle Güneşi Gördü!

Atacan birkaç gündür Oracle'ın Sun satın almasını yazıyor, iyi de ediyor. İlgilenenler ve gelecekte ne olacağını merak edenler sitesini ziyaret edebilirler.

Ben de ona destek olmak ve birkaç ayrıntıyı hatırlatmak, ayrıca yazdıklarının ne kadar isabetli olduğunu da göstermek isterim.
Bu haber üzerine Sun'ın sitesinde şöyle bir yazıya denk geldim:

"Oracle CEO’su Larry Ellison, “Sun’ın satın alınması, sınıfının en iyisi kurumsal yazılımları ve görev kritik bilgiişlem sistemlerini birleştirerek, BT endüstrisini farklı bir boyuta taşıyor. Oracle, bütün parçaların birbirine uyduğu ve uygulamalardan diske kadar birlikte çalıştığı entegre bir sistem tasarlayan tek şirket olacak. Böylece müşterilerimiz bununla kendileri uğraşmak zorunda kalmayacak. Sistem performansı, güvenilirliği ve güvenliği artarken, sistem entegrasyonu maliyetlerinin düşmesinden de müşterilerimiz kazançlı çıkacaklar” dedi. "
Altını çizdiğim kısım önemli.

İkinci olarak:

"Bu satın almayla birlikte Oracle, müşterilerin ve Java dünyasının yararına yönelik olarak, Java teknolojisinde yenilikçiliği ve yatırımları sürdürmeyi garanti edebilir duruma geliyor. "

Bir diğeri:

"Sun Solaris işletim sistemi, Oracle’ın önde gelen çözümlerinden biri olan Oracle Veritabanı için lider bir platform olma özelliğini taşıyor. Sun’ın satın alınmasıyla Oracle, Solaris’in bazı eşsiz ve üst seviye özellikleri için Oracle Veritabanı’nı daha da uygun hale getirebilecek. Oracle, Linux ve diğer açık platformlar için geliştirmelerini sürdürürken, güçlü endüstri iş ortaklıklarını da destekleyip geliştirecek. "

Bu bilgilerden, Oracle'ın Solaris'e sahip çıkacağını, onu geliştireceğini, bu arada Açık platformları da aynı şekilde destekleyeceğini söyleyebiliriz.
Solaris'in artık bittiğini ve bundan sonra Oracle'ın açık platforma sahip çıkmayacağı söylentileri havada kalıyor.

Read more...

18 Nisan 2009 Cumartesi

Babamın Radyosu

Hayatımın en güzel yılları bununla beraberken geçti. Neredeyse 20 yıl oldu. Babamın yatağının başucunda dururdu. O kadar istasyon göstergesinin olduğuna bakmayın siz, o TRT'ye ayarlıydı hep. Hiçbir zaman değiştirmedik. 
Değiştirdiğimizde zor bela bulurduk eskisini çünkü. 
Mahrum kalmak istemezdik o "ses"ten, çünkü...
Bu yüzden çok değerliydi TRT bizim için ve kaybetmemek gerekiyordu. 
Hürmetimiz o zamandan geliyor yani  TRT'ye. İçimize işlemiş. 

O zamanın hırıltılı-cızırtılı seslerindeki samimiyeti ise şimdi bulamam. 
Hani derler ya, gramafonda taş plak dinleyenler, aldığı hazzı, hiçbir teknolojik alette bulamazlar. 
İşte aynı şeyi ben de diyebilirim. Gramafonlara yetişmedim ama bunda dinlediğim müziklerin verdiği zevki diğerlerinde bulamam.  

Bana güzel gelen, bundaki sesin sahibini kafamda canlandırabilmekti ayrıca. Neler düşünürdüm o ses hakkında. Klipler çekerdim kafamda. Yeşil başlı ördekler gezdirirdim hayalimdeki sularda mesela. Söyleyenin yüzünü hayal ederdim hep. Kendimi koyardım yerine, şarkıları yaşardım...
Evet böylesi daha güzeldi... 

Aklımın alamadığı ise, o kadar kişinin nasıl olur da bu küçücük alete sığıyor olmasıydı. Merakımı gidermek için, niye içini açıp bakmadım diye düşünüyorum şimdilerde. Oysa sonradan edindiğim oyuncak arabalarımın tümünün içini açmıştım. Bir motor nasıl çalışır, bir pille neler yapılır onlarla öğrenmiştim  mesela. 
Ama bunun içine girmedim, giremedim. 
Dedim ya hayalimdeki dünya. 
İşte o dünyayı yıkmak içimden gelmemiş olabilir...
O sisin, o heyecanın, o buğulu havanın dağılacağını düşünüp vazgeçmiş de olabilirim...
Kimbilir...  

Daha çok şey yazılabilir, çok şey söylenebilir onun hakkında.
Ama ne kadar şey söylenirse söylensin, bir şeyler hep eksik kalır. 
Bitmez yani.

Nerden mi aklıma geldi, bu radyoyla anılarım?
Dün gördüm, güneşin önüne koymuştu annem. 
İçindeki rutubetten çalışmıyordu artık.
Bir umuttu işte anneminki de.
Eskiyi hatırladım. Kaç yaşında onunla tanıştığımı hatırladım.
Hatırladıkça daha çok açıldı anılarım. 
Yazmam lazım bunları dedim.
Yazdım...

Read more...

17 Nisan 2009 Cuma

Unutmaya alışmak ve özlerken gülümsemeye alışmak...

Iğdırlı yazar Habib Mert yeni bir masal kitabı çıkarmış. Yeni diyorum çünkü ilk değilmiş bu, önceden de yazdığı roman ve şiir kitapları varmış. Ben bilmiyorum tabiki tüm bunları, bugün öğrendim. Kitap bize de verildi tanıtım amacıyla. Daha ilk sayfalarında kaptırıveriyor insan kendini. Baştan başlayıp okuyorsun sonuna kadar. Okunması kolay, yormuyor. Uzatmıyor, ne hissediyorsa o. Aşka, sevgiliye, ayrılığa, hüzne, özleme, hasrete, acıya, beklemeye dair ne varsa hayatta, hepsi var içinde. 

Kitabın adı, Bir Masaldın Çabuk Bittin. İçinde birbirinden güzel 25 masal bulunuyor. Ben de onlardan ikisinin bazı kısımlarını buraya almak istedim. Amacım, hem tanıtmak yazarımızın maharetini, hem tercüman olmak bir şeylere... 
Kim alıyorsa alsın üstüne...
Kim sahiplenmek istiyorsa, 
onundur bu sözler, 
onadır bu sözler... 

***
Sensizliğin Sen Hali
Yokluğun, bıçak gibi ikiye bölüyor yaşama dair bütün olasılıkları. Gül dermeyi kurarken düşlerim şafağına, takılıp kaldı yüreğim dikenlerin oltasında. Kelimeler tükendi dilimde. Cümleler, kurgusuz, kuralsız ve darmadağınık. Hükmü yok... Anlamı yok beklemenin. Çaresiz bekleyişlerin tavında demini aldı hasret ve alışmaya çabaladıkça alıştım. Alışmak hala acı çekmekse, alıştım yokluğuna. Şimdi sensizim. Acılarına alışmışlığım, yokluğuna katlanmışlığımdır artık tek dayanağım. Sevdaya dair ne varsa, keşkelerin kaygısıyla pişmanlığı kusmakta ve yüreğim hala sana gitme diyememenin kesiğini kanamakta... 
***
Gece, gözlerinin derinliğinde yitip gidiyordu. Ve ben, gözbebeğine yansıyan bakışlarımda, bir adamın ancak bu kadar sevebileceğine şahit oluyordum. Bir çift siyah gözün zeytine çalan kıvrımlarında yakalıyordum bakışlarını ve bir kadının ancak bu kadar sevebileceğine şahit oluyordum bir adamın.
***
Bir rüya kadar yakınında da olsan kirpiklerimin, bir o kadar da uzağındasın biliyorum gerçeğinin. Olmuyor... Yokluğunun hesabına, an be an ömrümden günler çalınıyor. Yokluğuna alışmaya çalıştıkça her şey sana benziyor. Sesinin ritmini kaybedince kulaklarım, herkes senin gibi konuşuyor. Duyduğum her söz, senin lügatinden çalınmış gibi... Kokun, çiçeklerin teninde gezinmekte. Cemalin, ayın cemalinde gizlenmekte. Bütün kainat, sana bezenmekte ve her şey sana benzemekte...
***
Yeter ki gel... Sayfa sayfa yırtıp atacağım hayatımın senden önceki yaşanmışlığını. Yaşamadım sayacağım.
İnan umurumda değil. Payıma düşen rol neyse oynamaya razıyım. En melodram sahnesini oynamaya razıyım hayatın. Yeter ki ödülü sen ol. Yeter ki, sana kavuşmamın diyeti olsun içine hapsolduğum bu kasavet. İnan her şeye razıyım.
***

Acıya Acıda Buldum İlacı
Zaman dilsiz... Zaman kimsesiz... Bekleyeni olmayan bir liman şehri... Rıhtımında unutulmuş durgun bir deniz... Zaman önemsiz şimdi... Ardında hiçbir iz bırakmadan gidenler gibi... Gidip de dönmeyi unutanlar gibi...
***
Yaşamak neler de öğretiyormuş insana, durup düşünüyorum yorgun aklımla. Gidenler, arkalarına bıraktıkları... Yıkılmak sonra gidenlerin ardısıra ve alışmak onların yokluğuna. Alışmaya alışmak, unutmaya alışmak ve özlerken gülümsemeye alışmak... İçin acısa da... Parçalansa da kalbinin kristalleri... 
Gülümseyerek geçmek hatıraların kirpik uçlarından... 

Bir başka seviyorum artık sessiz gecelerin kokusunu. Soluğum kesilircesine içime çekiyorum, yanmıyor artık genzim, sızlamıyor kalbimin direği. Alışıyorum gün geçtikçe yalnızlığa. Geçmişi geçmişte bırakmaya... Yalnızca kendimin olmaya alışıyorum zamanla.

Bir çınar gibi şahit oldum devrilen yıllara. Acılar çektim kuytusunda zamanın. Bir zehir gibi içtim gecelerin kahrını. Alıştım sonra acı çekmeye. Acıya acıda buldum ilacı ve iliklerime kadar uyuştum. Hissizleştim hislerime karşı. Yeni alışkanlıklar edindim. Unutmayı öğrendim unutulduğumu anlayınca. Beklememeyi öğrendim gidenler gelmeyince ve sarı benizli mevsimlerde kalmayı öğrendim.

Read more...

16 Nisan 2009 Perşembe

Gümüş Kutu

Azeri kadın milletvekilleri, görüştüğü siyasi liderlere küçük bir gümüş kutu hediye ederler. Kutunun içinde işgal edilmiş Karabağ toprakları vardır. 

Milletvekillerinden biri anlatır: Bu toprakları Karabağ göçmeni bir kadın verdi bize. Ve verirken dedi ki; "Biz de kendimizi bu kutudaki gibi kapana kıstırılmış hissediyoruz. Böyle küçük bir kutunun içine sıkışmış, bu toprağı koklayarak ağlıyoruz..."

Var mı ötesi?
Yaşanan acıyı bundan daha etkili anlatabilecek bir söz var mıdır acaba?

Read more...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Yes Şeriat, No Darbe(!)

Gençlerin burnuna kötü kokular geliyor!...
Ergenekon Operasyonu'nu, artık bu ülke darbelerle anılmamalıdır diyen herkes gibi, ben de destekliyordum. Görüyorum ki artık operasyon "amacını aşmış", "genişletilmiş" ve böylelikle saptırılmıştır.

Ergenekon'un özellikle ikinci iddianamesinde, adı darbe girişimlerine karışmış, ordunun müdahale etmesini isteyen ve bunu "Ordu Göreve" diyerek açıkça belli eden, kısaca darbe yanlıları gözaltına alınıyordu. 

Ancak son operasyonda farklı bir şey yaşandı.
Türkan Saylan gibi çok değerli bir bilim kadını da bu gözaltılardan nasibini aldı. Onu değerli kılan sadece bilim dünyasındaki başarıları değil, bu süreçte "Ne şeriat, ne darbe" diyebilme cesaretini göstermesiydi elbette. 

Peki şimdiye kadar Ergenekon Operasyonu'nun odağındakiler darbe-severler idiyse, Türkan Saylan darbe karşıtı olmasına rağmen niye bu kapsama alındı? 

Kuşkularım var...

Acaba diyorum, Türkan Saylan "Ne şeriat, ne darbe" ifadesinin birinci kısmından mı yargılanıyor? Şeriata muhalefetten mi tüm bunlar başına geliyor?
Bunu düşünmek bile istemiyorum. Ancak yüreğimizin ferahlaması için de uzun bir süre yargılama işinin bitmesini beklememiz gerekecek.

Ergenekon ile ilgili daha fazla yazmak istemiyorum. Şimdiye kadar da yazmadım. Spesifik bir olaydı aklıma takılan. Sadece bekleyip göreceğiz diyorum, o kadar.

Read more...

14 Nisan 2009 Salı

Acaba Ali Tınay, Kotasını Sorgulayabiliyor mu?

Türk Telekom'da rahatsız olduğum iki olaydan bahsedeceğim. 

Birincisi son Cem Yılmaz reklamı.  
Ya ben anlamıyorum ne demek istediğini ya da reklamda sorun var. "Ben anlamıyorsam eğer, o zaman reklam beni ilgilendirmiyor mu acaba" dedim kendi kendime. Ya da madem reklamın hedef kitlesinde ben de varım, o halde benim anlayamadığım kampanyadan Türk Telekom nasıl faydalanacak benden? 
Reklam İngilizce bir kere. Buradan kampanyanın direkt Türk milletini ilgilendirmediği sonucunu çıkardım. Netten araştırdım, öyle değil. Tam tamına bizleri ilgilendiriyor ve doğrudan bize yönelik bir kampanya. O zaman reklam niye Türkçe değil de İngilizce? 

Alt yazının hızla geçmesi, okunmasında sorun çıkartıyor. Gençlerin bile okumada zorlandığı bir yazıyı "başkaları" nasıl okuyabilecek?
O zaman şu sonuç çıkabilir mi? 
Bu reklam, İngilizce film izlemeye alışmış, hatta ingilizce bilebilen genç bir kitleye hitap ediyor. Eğer öyleyse çok ufak bir kitle söz konusu. Ve kesinlikle reklam, kampanyayı tam olarak yansıtmıyor.

Bu arada Cem Yılmaz'ın, filmlerindeki Arif karakterinden sıyrılamadığını ve konuşmaları tamamen onun aksanıyla yaptığını gözlemliyorum (Ali Tınay'ın Arif Işık'tan hiçbir farkı yok). Bu da İngilizce'yi daha da anlaşılmaz hale getiriyor. 

Son tahlilde reklamın ne yapmaya çalıştığını ben anlamadım, anlayabilen beri gelsin. 

İkinci mesele ise ADSL kota sorgulama sitesinin çok yavaş çalışması, hatta bazen hiç çalışmaması. Şu dakika itibariyle ben kendi hesabıma giremiyorum. Benim tarafımdan kaynaklanan bir sorun olmadığına emin olduğuma göre, sorun Telekom'un (TTNet) kendisinde. 

Türk Telekom'un, Cem Yılmaz'a, abuk sabuk reklamlarından ötürü bir kamyon para ödeyeceğine, sistemini yenilemesi veyahut optimize etmesi gerekir. Yeniyse bile verimli kullanılamadığı çok açık.

[Not: Bloglarda şirket isimlerinin verilmesinin etik olup olmadığı konusunda endişeleriniz varsa önceden yazdığım şu yazıyı okuyabilirsiniz.]

Read more...

13 Nisan 2009 Pazartesi

Kemalizmin Karın Ağrısı ve Takiyyeciler

Radikal Gazetesi, haberi şöyle duyurmuş: YouTube'un yanına arkadaş geliyor!

Atatürkçü Düşünce Derneği, Google'ın, erişime kapatılması için savcılığa başvuruyor. Gerekçe ise arama kutucuğuna "Kemalizmin karın ağrısı" diye yazıldığında ulaşılan sitenin Atatürk'e hakaretler içerdiğini, üstelik bu sitenin de Google tarafından desteklendiğini ileri sürüyorlar. Haber bu.

En sonda diyeceğim sözü en baştan söyleyeyim. Geleceğini düşünen akıllı hiçbir iktidar Google'ı kapatamaz. Bu onun intiharı olur. Ya da SIKIYORSA KAPATSIN!

Atatürkçü düşüncenin derneğini kurmuş, ancak bu düşünceden gıdım nasibini almamış bazı dangalaklar, her zaman olduğu gibi gene başlarından büyük bir işe giriştiler. İnternetin artık Google ile eş anlamlı olduğu bu çağda, siteyi erişime kapayabileceklerini düşünüyorlar. Ve fena halde yanılıyorlar. 

Sitenin, Google tarafından desteklendiği iddiası her ne kadar doğru gibi görünse de, Google'ın sitenin içeriğiyle ilgilenmediği gerçeği bilindiği zaman, iddia kadük kalıyor. Yani bir sitenin Google sisteminde yer alması demek, o sitenin Google tarafından onaylandığı anlamına gelmez. Arama sonuçlarında o sitenin çıkması da hiçbir şekilde o anlama gelmez. İşte böyle basit bilgileri bilmediğiniz zaman rezil oluyorsunuz. Ne demişler "Dünyayı bilmeyen, dünyanın maskarası olur..."

Bunları görünce, derneğin kimlerin elinde olduğu, zihniyetinin taa nerelerde kaldığı daha iyi anlaşılıyor. Dindar olduğunu söyleyenlerin iki yüzlülüklerini görünce insan nasıl dinden imandan soğuyorsa, bunlar da insanı Atatürk'ten soğutuyorlar. 
Sonuç mu? 
Sonuç şu: İki taraf da takiyye yapıyor!

Read more...

Türkiye'nin Ruhu* İçin Verilen Savaş

Türkiye, İslami dünyanın önde gelen (leading) laik demokrasisidir. Gelirinin büyük bir oranını bilimsel araştırmalara harcıyor ve 2013'e kadar Avrupa Birliği'ne katılmayı hedefliyor. Türkler, bilimi sever: ülkenin en çok satan dergilerinden biri, popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik'tir ("Science and Technology"). Bu dergi ülkenin bilim kurumu TÜBİTAK tarafından yayınlanır. Çocuklar için, en çok satan aylık bilim dergisidir.

Fakat Türkiye "yaradılış" (belief that God created the universe) inancının yuvasıdır (hotbed). Bundan dolayı Bilim ve Teknik'in Darwin için planlanan Mart sayısının kapağı son dakikada geri çekildi ve bir velveleye (uproar) neden oldu. Türk bilimadamları bu sansür olayında dindar politikacıların baskısından şüpheleniyorlar. Türkiye'nin gidişatı değişiyor mu? Bu olay Müslüman dünyada bilim için kötüye işaret mi?

Devamı için tıklayınız

[Not: New Scientist kaynıyor. Bu analiz yazısı 10 Nisan Cuma günü yayınlanmış ve rekor sayıda yorum almış durumda. Özellikle derginin "Atheist Propaganda" yaptığı konusunda tartışmalar yoğunlaşmış.]
* The battle for Turkey's soul

Read more...

12 Nisan 2009 Pazar

Türkiye'nin Bilim ve İnovasyon Ülke Notu

Ekonomik büyüme son yıllarda hızlandı, fakat diğer OECD ülkeleriyle arasındaki gelir uçurumu çok yüksek. Büyüyen ve açık bir ekonomi olarak Türkiye'nin ana ekonomik sektörleri - tarım, tekstil, hazır giyim, mekanik, çelik, kereste, kağıt, nakliye malzemeleri - düşük maliyetli rakiplerinin rekabet baskısı altında. Bu sektörlerdeki verimlilik ve inovasyonu arttırması rekabetçiliğini koruyabilmesi için çok önemli ayrıca modernize etmeye devam edilmesi gereken doğrudan yabancı yatırımları cazip hale getirmesi de çok önemlidir.   

2006 yılında GDP'sinin %0.76'sını AR-GE'ye ayırmış. İş AR-GE'si GDP'nin sadece %0.28'i, Buna rağmen brüt yurtiçi harcamanın AR-GE üzerindeki payı 2006 yılında %37 artış gösteren İş sektörü tarafından yapılmış.  

Birincil ve ikincil eğitim performansının düşük ortalamasına rağmen, Türkiye küçük ama yüksek kaliteli, çoğunluğu yüksek öğretimde görevli S&E (Bilim&Mühendislik) mezunu ve araştırmacısı yetiştirme geçmişine sahiptir. 2006 yılında araştırmacıların sayısı 90 000, 1999 yılında 58 000 idi ancak halen göreli olarak EU ortalamasının altında. Bilim ve Mühendislik mezunları 2005 yılında %20 ile üçüncü sırada. Türkiye az doktora öğrencisi eğitir, kısmen çünkü birçok öğrenci ileri eğitim için yurtdışına gider.

Türkiye net olarak bir teknoloji ithalatçısıdır ve patent uygulamalarının çoğu yabancı ajanslar veya eş-mucitler (co-inventors) tarafından yapılıyor; yurtiçi firmalar, toplamın 10'da birini oluşturuyor. Üçlü patent ailesinde (yani European Patent Office (EPO), the United States Patent and Trademark Office (USPTO) and the Japan Patent Office (JPO)) Türkiye'nin payı, milyon nüfus başına çok düşüktür, 2005'te bu oran milyon nüfus başına 0.4'teydi, buna rağmen 1995'ten bu yana çok hızla yükseliyor.  

Hükümetin 9. Kalkınma Planına göre AR-GE harcamaları artacak, araştırma alt yapısı geliştirilecek, endüstri-bilim ilişkileri canlandırılacak (teknoloji geliştirme bölgeleri). Ulusal Bilim, Teknoloji ve İnovasyon Stratejisinin 2013 için 2 temel hedefi vardır: araştırma yoğunluğunu %2'ye çıkarmak ve tam zamanlı araştırmacıların sayısını 150 000'e yükseltmek. Bilim ve Teknoloji Politika Hareket Planının (2005-10) rolü, ulusal bilim, teknoloji ve inovasyon sisteminin ana amaçları ve hedeflerini gerçekleştirmektir. SME Stratejisi ve Hareket Planı (2007-09) global kaynaklarla Türk üniversitelerinin işbirliğini sağlayarak, eğitim ve SME'lerin kapasitesini arttırmak gibi tedbirleri içeriyor.

Ulusal teknoloji platformları endüstrinin AR-GE ve inovasyon kapasitesini arttırmak amacıyla kurulmuştur. Birbirleri arasında yüksek paylaşım olan sektörlere ait beş platform (elektrik/elektronik, metal, tekstil, deniz bilimleri ve otomotiv) kuruldu. Ve onlardan ikisi enerji ve ilaç sektörü ile yüksek ilişki içerisinde. Bu platformlar uzun-dönemli araştırma hedeflerini tanımlamak, stratejik araştırma planları hazırlamak ve bu planları gerçekleştirmek için yollar oluşturmak için yardımcı olurlar.


[2006 yılına ait OECD'nin Türkiye raporunun 
adresindeki orijinal kaynağından çevrilmiştir. Hatalar olabilir ancak ihmal edilebilir derecededir.]

Read more...

11 Nisan 2009 Cumartesi

Çağala :)

cagala

Bu yazıyı Çağala :) (Facebook) için yazmıştım.
Buraya da almakta fayda var.
Çünkü dün gördüğüm kadarıyla grup kapatılabilir ve tüm bunlar kaybolabilir.
Kaybolmasın. Bunu da zamana kaydedip tedbirimizi alalım biz...


Bu arada Çağala Grubu 2000 civarı üyeye ulaşmış ve bu sayı Iğdır için rekor…



***


Çağala'nın yanında tuz olmadan yenmez...
Yenilir de, pek bir şeye benzemez...
O yüzden, çağala deyince, insanın aklına tuz da gelir.
Ve ağzı sulanır...


Bu tadı almayanın, hayattan tad alması münkün değildir.
Ve son söz, Çağala yemeyenin aklı yoktur...
Çok iddialı bir söz olduysa da olsun,
ÇAĞALA, bu güzellemeleri hakediyor.



Uyduruk ve taklit Kayısı Festivallerinin de adı mutlaka
değişmelidir. Çağala Şenlikleri olmalıdır örneğin.
Facebook'da ya da herhangi bir yerde Iğdır'ın en güzeli veya en yakışıklısını bulmak yerine "Çağala güzellik yarışmaları" yapılmalıdır mesela.
Iğdır'dan bir marka değer çıkacaksa, bu ÇAĞALA olmalıdır.



Eşşeği bile evcilleştiren şarkılar varken, neden bizim de
"Çağala Gözlü Yarim" tadında türkülerimiz olmasın.
Ya da
"I miss you like the desert miss the rain" sözleri yerine
"Bir tuzun Çağala'yı özlercesine, Seni özlüyorum"
duygusallığında şarkılarımız...

Daha da genişletilebilir, uzatılabilir...
Her şey, Onu yiyenin hayalleri ile sınırlı.
Ancak, Bir Çağala'yı anlatmaya ve ona
hakettiği itibarı vermeye kelimeler yetmez.
Dedik ya, yemek gerekir onu,
Yemeyenin de aklı yoktur!...

-- 19 Ocak 2009, Pazartesi

Read more...

10 Nisan 2009 Cuma

Altını Çizdiklerim-1

Sanayileşme yeryüzünde yayıldıkça, onun tek gizli deseni de görünür hale geldi. Bu yasa, milyonlarca insanın davranışını programlayan, birbirine bağlı altı ilkeden oluşuyordu.

Üçüncü Dalga insanları, bu 6 ilkeye tüm güçleriyle saldırmaktadır.

1- Standartlaştırma
2- Uzmanlaşma
3- Eşleme (senkronizasyon/koordinasyon)
4- Toplayıcılık: 19. yüzyıla Büyük Toplanmalar Çağı da denebilir. Suçlular cezaevine, deliler tımarhanelere, yaşlılar huzurevlerine, işçiler fabrikalara, çocuklar okullara konarak ilk üçte bahsedilen standartlaştırma, uzmanlaşma ve senkronizasyon süreçleri de sağlanmış oluyordu.
5- Büyüklük Tutkusu (Makrofilya): Bir şirket ne kadar büyükse o kadar verimlidir. Bunun ileri aşaması için Gigantomania (Devlik Tutkusu)
6- Merkezileşme

Görüldüğü gibi sayılan maddeler ya da gizli yasaların hepsi birbiriyle içiçedir yani birbirlerini beslerler.

Üçüncü Dalga güçleri bu ilkelerin her birine karşı saldırıya geçmiştir. Yeni doğan uygarlık yani Üçüncü Dalga uygarlığı, eskisini nerede görse orada kıstırmaktadır.

Sanayileşmiş toplumların -kurallar koymaya o kadar alışık olan- seçkinleri, tıpkı eski çağların derebeylerinin uğradığı akibete uğrayacaklardır. Bazıları bir kenara itilecek, bazıları tahtlarından indirilecek, kimisinin elinden bütün iktidar alınacaktır. Yalnız bazıları, en akıllı olanları ve en çok uyum sağlayabilenleri, gerekli değişiklikleri yapacaklar ve Üçüncü Dalga uygarlığının liderleri olarak ortaya çıkacaklardır.

Read more...

9 Nisan 2009 Perşembe

Seçim Sistemi Üzerine Bulanık Mantık Önerisi


Seçimleri geride bıraktık. Seçim süresince aktif olarak görev yaptım ancak malesef istediğimiz sonucu elde edemedik. Bu sonuçlar insanı ister istemez değişik düşüncelere sevk ediyor. Seçim sisteminin getirmiş olduğu bazı sıkıntıları çok yakından görmüş olmam, beni bu sistemin değiştirilmesi noktasına getirdi.

Açayım.

Bulanık Mantığı önceden anlatmıştım (1 ve 2).
Bu yöntemde, seçimlerin yapılış şeklini değiştiriyoruz ve artık işe yaramaz olan sistemin yerine saçaklı, bulanık bir çözüm getiriyoruz.

Şöyle ki;
Seçmenlere puan kartları dağıtılıyor. Adına da mesela Seçmen Puan Kartı deniyor (SPK). Her seçmenin elinde her biri 1 puanlık 5 kart bulunuyor. Bu kişi elindeki 5 puanın hepsini aynı partiye verebileceği gibi, bu puanları, partiler arasında bölüştürebiliyor.

İdeolojilerin, dünya görüşlerinin artık birbiriyle iç içe geçtiğini, bunlar arasında kesin ve net çizgilerin kaybolduğunu görebiliyoruz. Muhafazakar demokrat, sosyal demokrat, sosyalist İslamcı gibi tanımlamalar bunun bir göstergesi.

Örneğin Avrupa Birliği projesini savunan bir kişi aynı zamanda muhafazakar olabilir.
Veya bir kişi liberal olabilir ama aynı zamanda ekonomiye devlet müdahalesini de hoş görebilir(son ABD mortgage krizi).
Veya bir kişi Milliyetçi olabilir ama aynı ölçüde diğer milletlerin kültürel hakları konusunda esnek olabilir.
Veya...
Bu uzayıp gider...

O halde bir kişi birden fazla partiye oy verebilmelidir. Kendi düşüncelerinin tümünü, bir parti barındıramayabilir. O zaman, düşüncelerinin örtüştüğü partilere, oylarını bölüştürebilecektir.

Bir kişi bir partiden hoşlanıp ama aynı zamanda diğer partilere de sempatiyle yaklaşabilir. Bu yöntemle diğerlerine de oy gidecektir.

Böylelikle bir oyun bir partiye gitmesi gibi siyah-beyaz netliğinde bir ayrım olmayacaktır.
Bunun sonucunda halkın, bireyin yönetime daha fazla katılması sağlanacaktır.
Böylece;
Çoğul demokrasi tam anlamıyla gerçekleşecek.
Oylar boşa gitti diye ahlar-vahlar edilmeyecek, buna göre propagandalar yapılmayacak.
Belli düşüncedeki seçmenlere atfen "göbeğini kaşıyan adam", "bidon kafalı" gibi nitelemeler kullanılamayacak. Nitekim bir seçmen bir partiyle kısıtlanmadığı için, kendini aşağılayanlara aynı şekilde cevap verebilecek. Çünkü "bidon kafalı" sözünün sahibiyle aynı partiye oy vermiş olabilecek.

Bu yöntem Türkiye'de kullanılabilir mi?
Şimdi değil ama ileride olabilir pek tabii.
Umutluyum...

[Not: Onarımcılar grubunun sitesinde de şöyle bir yazı var: Saçaklı Seçme Yöntemi / Saçaklı Demokrasi]

Read more...

8 Nisan 2009 Çarşamba

Piştiiii

Pişti mi desem acaba?

Bir önceki yazımda değindiğim Amerika'nın yeni başkanı Barak Obama'nın stratejisi (Yumuşak Güç-Soft Power) ve dünya görüşü hakkında bugün Hürriyet ve Referans yazarlarından Eyüp Can da güzel bir yazı yazmış.
Yazıyı okumakta fayda var. Tabii önce benimkini okuduktan sonra! :)

Yazıda bahsi geçen Yumuşak Güç kitabı burda,
Stratejik Derinlik kitabı ise şurda...

Read more...

Obama üzerine son söz

Obama'nın daha ilk aylarında Türkiye'ye gelmesi belki çok önemli olabilir.
Ancak benim endişelerim var.
Bush ve avanesinin uyguladığı "Kaba Güç", kestirilebilir sonuçlara neden oluyordu. 
"Kaba Güç"ün tanımı dolayısıyla da, sonuçlar kısa sürede ortaya çıkıyor ve tüm pozisyonlar buna göre şekilleniyordu.
Ancak Obama'nın uygulamaya koyduğu "Yumuşak güçler, demokratik çözümler" stratejisi daha uzun vadeli sonuçlar doğurabilecek ve ucu kestirilemeyen olaylara neden olabilecektir. 
Özellikle demokrasi gibi, kültürel haklar gibi içi, onu kullanan tarafından doldurulabilecek, nereye çeksen oraya gidebilecek esnek kavramları barındıran bir strateji, bana göre Kaba Güç'ten daha tehlikelidir.
Kadınlara ve gençlere özel önem veriliyor makyajı, Amerika'nın böylelikle imajının yenilenmesi ve tüm bunların sonucunda sempatisi kazanılmış bir halkın Amerika'ya bundan sonra bir "şeytan" muamelesi yapması olanaksızlaşıyor. Dolayısıyla o halka nüfuz etme potansiyeli de aynı ölçüde olanaklı hale geliyor. 
Umarım, "yumuşak güç"e karşı, aynı stratejiyle cevap verebilecek akıllılıkta ve netlikte politikacılarımız vardır. Tek dileğim bu.

Şöyle demek istemiyorum:
Barak Hüseyin Obama
Nefret getirecek obama...

***

Obama'nın Türkiye'ye gelişi ülke genelinde olduğu gibi bizim evde de baş mesele oldu. 
Bizimkiler çok sevdiler. 
Özellikle babam...
Sanki Almanya'dan oğlu gelmiş. 
O kadar sevinçli, o kadar heyecanlı. 
Neredeyse televizyonun içine girecek. 
Çok özlemiş belli.

Sormak isterim o halde:
Barak Hüseyin Obama
Acaba ne verecek Babama?

Read more...

Obama gelir. TRT heyecanlanır...

Evet söz Obama ve medyadan açıldı bir kere.

Ben de Obama'nın ziyaretini malesef TRT'den izlediğime göre tüm eleştirilerimi ona(TRT) yapacağım tabiki. 

TRT Türkçeye çok önem verir. Ki bu, kanunlarla sabittir.
Ancak Türkçe konusunda burnundan kıl aldırmayan TRT, Obama'nın gelişiyle çok heyecanlanmış, belli. Türkçeye saygı hak getire...
Obama ile Tayyip Erdoğan birlikte sohbet ederler. Obama aniden ayağa kalkar ve "Let's go to İstanbul (Haydi İstanbul'a gidelim)" der. Ardından diğerleri de kalkarlar... Haber bu.
TRT muhabiri bu olayı anlatırken, Obama'nın İngilizce söylediği sözün Türkçesini söylemeye gerek bile duymuyor ve sözü tekrar merkeze bırakıyor. Sözün Türkçe karşılığı ancak merkezde söyleniyor. 

Türkçeyi kullanmada elimden geldiğince özen gösteririm. Bunun sonucunda da bir "Türkçe Farkındalığı" oluşmuş durumda. Belki haberde takıldığım nokta çok küçük olabilir ama işte farkındalık dediğin böyle bir şey. En küçük olayı bile blogunda yazabilecek kadar dert edebiliyor insan.

Read more...

Obama "sadece" kedi sevdi

Yurdum insanı Obama'ya pek ısındı.
Bunda medyanın aşırı "hoşgörme" pompalaması da etkili oldu.
Öyle ki Obama'nın her hareketine abidik-gubidik anlamlar yüklendi.

TRT muhabiri: Sayın Obama Ayasofya Müzesi'nde kedi sevdi.
Böylece burdan dünyaya "Hayvan Sevgisi" mesajı da yollamış oldu.

Üff... Kesinlikle çıkarılabilecek en iyi sonuç bence...

Read more...

Karikatür Karikatürdür

Read more...

5 Nisan 2009 Pazar

Hey gidi Mustafa Abi

O bana "Abi" derdi. Ben de Ona.
Birbirimizin yaşını hiç sormadık.
Gerek de duymadık.
Saygıdandı bizimkisi çünkü. Biliyorduk.
Hala benim abimdir, Mustafa Abi'm...

Üçüncü sınıfta yurda ilk girdiğimde nerdeyse gece yarısıydı.
Nevresimini bana vermişti. Her şey ondan sonra başladı zaten.
Sanki yıllardır tanıyorduk birbirimizi.
Sanki yıllardır kanka...

Çok sigara içerdi. Sohbetlerimizde ne kadar da "sen bizim için değerlisin abi, içme şu zıkkımı"
dediysem de dinlemezdi beni. Çok da üstelemezdim ben de.
Sesi çatallanmıştı.
Bir "Şefim" çekerdi...
Hala kulaklarımda...

ÖSS'yi anlatırdı bana.
Çok acılar çekmişti.
İmkansızdı kazanması bana göre.
Ama o azimliydi, başarmıştı.

Kardeşini de sınava hazırlıyordu.
Onunla bir baba gibi ilgileniyordu.
Abartmıyorum.
Öyleydi.

Keyifliydi...
O anlatır ben dinlerdim.
Ben konuşunca o susardı.
İyi bir dinleyiciydi.
İyi bir mentor, iyi bir dost,
iyi bir kardeş, iyi bir ağabey...

Keşke tüm bu yazdıklarımı, dostlarıma okuttuğum diğer yazılarım gibi, ona da okutabilseydim.
Ne kadar değerli olduğunu ona da maille anlatabilseydim.
Olmadı.



Askerlik görevini yaptığı Kıbrıs'ta, nöbet tutarken geçirdiği kalp krizi sonucu şehit olan asteğmen Mustafa Bağcı, memleketi Gaziantep’in Nizip ilçesinde toprağa verildi.
2 gün önce nöbeti sırasında kalp krizi geçiren ve şehit olan asteğmen Mustafa Bağcı’nın,
Erzurum’da öğretmenlik yaparken, vatani görevini yapmak üzere İstanbul Tuzla’da yedek
subay eğitimini tamamladıktan sonra 26 gün önce piyade asteğmen olarak Kıbrıs’a gittiği ve
Güzelyurt’taki birliğine katıldığı öğrenildi. / haberturk



Mekanın cennet olsun, Mustafa'm...

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST