20 Şubat 2009 Cuma

Benden Nefret Ediyorlar...

[Giriş]
Çocukça nedenlerle bana küsenleri sevmem.
Öyle insanları da elimden geldiğince kendimden uzak tutmaya çalışırım.
Bunda bir nebze de başarılı olduğumu söyleyebilirim.
Öyle ki etrafımda bu şartları karşılamış dostlarım vardır.

Peki nerden girdim bu konuya? Ne oldu da ben bunları söylüyorum ve hatta yazma hissiyatı duyuyorum?

[Gelişme: Durum Tespiti]
İnsanlar hayatlarında bazen seçim yapmak durumunda kalırlar.
Mesela çevremizde, istemediği bölümde okuyanlar ve gene istemediği işlerde çalışanlar yoğunluktadır. Hiç birisi yaptıkları işi sevmezler ama o işi yapmak zorundadırlar.
Ya da hiç istemediği bir kişiyle evlenenler de vardır. Onlar da evlilikten haz almazlar ama yapacak bir şeyleri de yoktur.
Genel olarak şöyle denebilir ki, insanlar hayatta her istediklerini her zaman yerine getiremezler. Hayat öyle bir seçimde bırakır ki seni, içlerinden birini seçmek durumunda kalırsın.
İstemesen bile...
Ne kadar idealist olursan ol, ne kadar muhalif kalırsan kal.
Hep böyle...

Hani bilgisayarcıların çok ünlü bir sözü vardır ya, işte o pek işlemez hayatta.
Öyle bir an gelir ki "What you see is 'not' what you get" olursun.
Yani "her şey göründüğü gibi değildir".

İşte bu "an"larda gerçek dostlar birbirini kıyasıya eleştirirler. Aldığı kararlardan dolayı hatta birbirine küfür bile ederler. Ve birbirine girerler...
Dedim ya...
Fındık kabuğunu doldurmayacak nedenlerden ötürü darılan dostlarım olacağına,
böyle "bir" dostum olsun daha iyi. Küfretse bile...

[Sonuç]
Ne hoş ki fikirlerimden dolayı beni eleştiren, yerden yere vuran,
çokça hırpalayan dostlarım var. Randy Pausch Son Konuşmada şöyle diyor:
"Birileri sizi eleştiriyorsa bilin ki sizi önemsiyor ve çok seviyordur. Çünkü insan, sevdiğinin hata yapmasını istemez".
Ne mutlu bana ki böyle dostlarım var...

[Açmaz]
Peki...
Sevginin içinde eleştiri varsa,
Nefretin içinde ne var?
Evet...
Ben bugün bunu gördüm.

Read more...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Bir Başka Adam...

Tunç Kılınç yine döktürmüş.

Bu "adam"ın yazdıkları, size bir şeyler düşündürüyor...
Farklı bir bakış açısı var.
Ne zamandır takip ediyorum, blogunu.
içimde bir şeyler kıpırdattı...
Dile getirdi beni... 
Yazısına yorum bırakmak zorunda hissettim kendimi.
Sırf yüreğine selam etmek 
ve hakkını teslim etmek için...
İyi ki varsın demek için...

Read more...

16 Şubat 2009 Pazartesi

Müzik Makinesi: Last.fm

Nicedir aradığımı buldum sonunda. 
Önce, aradığım neydi onu söyleyeyim.

Bir Web sitesinden bahsediyorum.
Müzik parçalarını kendiliğinden değiştirecek, dinlediklerimin kaydını tutup bir dahaki girişimde bana bir daha arama zahmeti vermeyecek, benim sevdiğim türde eserleri arka arkaya çalacak bir site arıyordum. 
Dediğim gibi, artık aramıyorum, buldum: Last.fm

Last.fm'i tanımakta geç kaldığımı düşünüyorum. Ama olsun, istediğim bir müzik sistemini elde ettiğim için, üzerimden "müzik derdini" kaldırdığı için keyfime değecek yok bugünlerde.
 
Last.fm bir müzik portalı. Yukarıda saydığım isteklerimi karşılamasının yanısıra birçok özelliği de barındırıyor. 
Mesela, siteye üye olduktan sonra istediğiniz müziği arıyorsunuz ya da size sunulan seçeneklerden istediğinizi seçebiliyorsunuz. Sonra otomatikman bir arşiv oluşturuluyor sizin için. Bunun için parçayı dinlemeniz yeterli, ek olarak hiçbir şey yapmıyorsunuz. Siteye bir dahaki girişinizde size kendi arşivinizi getiriyor. Siz ne kadar fazla dinlerseniz, arşiviniz o kadar genişliyor. Sizin sevdiğiniz türden parçaları ardarda çalıyor. Bu özelliği, yaratıcıları şöyle tanımlıyorlar: "Sen dinledikçe o daha iyi hale gelir." İşin içinde sanki yapay zeka varmış gibi görünüyor ama öyle değil. 
Bu özelliğini kısaca anlatmak gerekirse; kullanıcılar ve sitenin moderatörleri (yaklaşık 25 tane var) müzik parçalarını etiketliyorlar. Mesela siz "etnik müzik" olarak etiketlenmiş bir parçayı dinlediğinizde, sistem bundan sonra önünüze aynı etiketli müzikleri getiriyor. Dolayısıyla sizin durup, parça aramanıza gerek kalmıyor. 
Bir parça dinlendikçe popülaritesi artıyor ve diğer kullanıcıların da aramalarında ilk sıralarda yer alıyor.

Albümleri etiketlemenin yanında, o albüm hakkında bilgi de alabiliyorsunuz. Hatta sitenin kendi wiki uygulaması sayesinde, albüm bilgisini de serbestçe değiştirebiliyorsunuz. 

Beğendiğiniz parçalar hakkında yorumlar yapabiliyorsunuz. Profilinde aynı etiketli parçalar bulunan diğer dinleyicileri görebiliyorsunuz. Sizinle "türdeş zevkli" kişilerle iletişime geçebiliyor ve onlarla paylaşım yapabiliyorsunuz.

Sitenin amatör müzisyenlere yönelik güzel bir özelliği var. Kendinize ait benzersiz bir isimle hesap açıp çalışmalarınızı yükleyebiliyorsunuz. Ancak tabi ki sitenin kendine ait bazı şartları yerine getirdikten sonra...

Bir müzik servisinin ya da genel olarak bir yayının en önemli özelliği hızıdır. Hız ve performans konusunda Last.fm benden geçer not aldı. Aramalarda da aynı performansı görebiliyorsunuz.

Çok iyi kurgulanmış yapısı olan, güzel bir düşünceyle yaratılmış, en azından "hikayesi olan bir proje"nin ürünü, Last.fm. Şu an bile, bir yandan bu notu yazarken, diğer yandan arayıp da bulamadığım müziklerin keyfini çıkarıyorum.

Read more...

15 Şubat 2009 Pazar

Anne bana Avealı kız bul!

Bir hafta önce, yaklaşık 6 yıldır kullandığım Turkcell hattımı kapatıp Avea'ya geçtim. Turkcell'de kontörlerimin "su gibi" akıp gitmesinden sonra artık canıma tak etmişti. Dayanamaz olmuştum. Denebilir ki bu benim için bardağı taşıran son damlaydı. Zaten etrafımdakilerden de Avea'ya geçmem konusunda yoğun bir baskı söz konusuydu. 

Operatörümü değiştirecektim ama bir sorunum vardı: Numaramı herkes biliyordu ve onu kaybedip sorunlar yaşamak istemiyordum. İşte o zaman, numaramı taşımak daha mantıklı geldi. Hem numaram değişmeyecek hem de "artık" istemediğim operatörden kurtulacaktım. 
Dediğim gibi gözümden düşmüştü bir kere... 
Ama sadakat böyle bir şey işte. Bırakamıyorum hemen... Tedirginim...

Bir Avea bayiine gidip bilgi aldım. Becerikli bir müşteri temsilcisi olan çocuk, beni daha da ikna etmeyi başardı. Aklımdaki soruların üstesinden geldi. Ben de son derece huzurlu bir şekilde numaramı Avea'ya taşıdım. 

Bu arada müşteri temsilcisi, bir ayrıntıyı dile getirdi. Meğer Turkcell numara taşıma işleminde kendisine verilen 2 günlük süreyi sonuna kadar kullanıp, öyle onay veriyormuş. Bu yüzden de bazen en erken 2, en geç 6 gün içinde işlem tamamlanabiliyormuş. Ancak benimki 
Cuma-Pazartesi arasında tamamlandı. 

Şimdi gelelim başlığa. Avea'ya geçtim ama bu kadar mesajı kime göndereceğim? O halde tekrar ediyorum: 
Anne bana Avealı kız bul!..

/* 
Not: Burada operatörlerin adını açıkça yazmamın etik olup olmayacağı üzerinde çok düşündüm. Bu konuyu, diğer ünlü ve pazarlama konusunda uzman kişilerin bloglarından incelediğimde, yaptığımın hiç de yanlış bir yönünün olmadığını gördüm. Mesela Zeynep Özata isimli blogda bu konuda şunlar yazılı:

"Bloglar yeni dönemin tüketicilerini gerçekten anlamamız için çok önemli bir kaynak. Bu yeni tüketici nasıl düşünüyor, ne düşünüyor, nasıl konuşuyor, nasıl yaşıyor? Belki de şimdiye kadar pazarlamacıların karşısına hiç çıkmamış bir kaynak bu. Diğer yandan elbette markalar ve firmalar hakkında görüşlerin, düşüncelerin, eleştirilerin de takip edilebileceği bir kaynak. Firmalar için bir nevi erken uyarı sistemi olarak da kullanılabilir. Ürün ve hizmetlerin hatalarını, aksaklıklarını daha erken görmeyi, krizleri belki de başlamadan çözmeyi olanaklı hale getirebilir."
***
"Yeniliklerin ya da yeni ürünlerin yayılmasındaki en önemli unsur çevrelerinde kendilerine  benzeyen diğer insanların görüşleri. Blogların etkileyici bir bilgi kaynağı olduğu kabul  edildiğinde, elbette firmalar için bulunmaz bir yayılma stratejisi sunuyordu. Tüketicilerinde  farkındalık yaratmak, dahası onların ilgisini çekip ürünlerini ya da hizmetlerini denettirmek 
için önemli fırsatlar yaratıyordu."
***
"Bu yeni ortamlar (bloglar) sayesinde tüketici de sesini duyurabilecekti. Kulaklarını tıkasa bile firmalar belirli bir noktadan sonra bu bireysel seslere duyarsız kalamayacaktı. Güç dengeleri değişecek, en azından karşılıklı bir dengeye kavuşacaktı. Oldukça umut vaadeden uygulamalar vardı. Bazı öncü ve yenilikçi firmaların pazarlara ve tüketiciye bakış açılarında değişimler olduğuna dair sinyaller vardı. Firmaların ve pazarlamacıların o güvenli monologlarını terkedip riskli de olsa müşterileriyle diyalog kuracaklarına dair bir umut vardı."

Zeynep Hanım'ın da belirttiği gibi, Web 2.0 dünyası, tüketicinin sesini duyurabildiği; isteklerini, şikayetlerini, memnuniyetini ve hatta önerilerini söyleyebildiği bir mecra sunuyor, insanlara/kullanıcılara. 
Bu kapsamda, yazdıklarım bir açıdan "eleştiri" gibi görünse de diğer açıdan "öneri" olarak değerlendirilebilir...
*/

Read more...

14 Şubat 2009 Cumartesi

AŞK'ın Halleri yahut Bedava MP3 meselesi

Zuhal Olcay'ın CDsini aldım, geçen gün. 11 liraya. Albümün adı "Aşk'ın Halleri".
CD ile müzik dinlemeyeli epey olmuş. Çünkü şimdiye kadar bütün dinlemelerimi MP3 ile yapıyordum ve internetten indiriyordum. Gerçekten de MP3ler CDnin tadını vermiyor.
Dinlemek ve o tadı almak gerek. 

Aslına bakılırsa bu albümü de internetten indirmeyi düşünmedim değil. Ancak Zuhal Olcay'ı çok seviyorum. Onun bakışlarındaki ve yüzündeki hüznü hoşuma gidiyor. Hayata bakışı ve tarzını benimsiyorum. Kısaca şöyle diyebilirim: Zuhal Olcay'ı "aşık" derecesinde seviyorum. O benim için adeta "Bir sevgili".  

CDsini bir mağazadan satın almamın nedeni tam da bu. Çünkü, bilmiyorum ama, ona ihanet ettiğimi, sanki onu aldattığımı düşündüm. Öyle bir duyguya kapıldım. İçimin burulduğunu hissettim. Oysa bir sevgiliye ihanet etmeyi ya da "en azından" onu üzmeyi bile aklımdan geçiremezdim.
Zaten mağaza görevlisi albüm aradığımı söyleyince yüzüme garip garip baktı. Oradan kitap aldığıma alışmıştı da albüm için geldiğimi hiç görmemişti. İçinden "ne gerek var, gidip bedava indirsene" diye geçirdiğinden eminim.

Belki bundan sonra da internet indirmelerine devam edeceğim ama, Zuhal Olcay'ın albümünü kimse bana indirtemez. Kimse benden bu "ihaneti" beklemesin!...

Albümde 10 şarkı var. Hepsi de adı üstünde Aşk'ı anlatıyor. Hüzün ve duruluk var şarkılarda. Zuhal Olcay'ın sesinin berraklığı ile CD kalitesi birleşince ortaya tadına doyulmaz bir şenlik çıkıyor. 
Zuhal'in çehresi yerleşiyor aklına, hayaline...
Dinledikçe dinliyor insan... 
Ve...
Şükrediyor hayatta olduğuna, 
nefes alabildiğine, aşık olabildiğine ve daha nicelerine... 

Read more...

12 Şubat 2009 Perşembe

Kazan-Kazan Devri ya da Yeni Dünya Düzeni

Bilindiği üzere Türkiye bundan böyle Ermenistan'a silah satışına başlayacak. Bu bilgi bazı internet sitelerinde ve gazetelerde yazıldı ancak hükümetten böyle bir açıklama henüz gelmedi. Yani haberin ne derece doğru olduğu konusunda bir bilgimiz yok. Bu haberin doğruluğunu bilmiyoruz belki, ama işin stratejik boyutu, duygusal tarafları ve yeni dünya görüşü açısından bir değerlendirme yapabiliriz.

Ermenistan'ın şu an bulunduğu topraklarda yaşayakalması için Türkiye'ye ihtiyacı var. Bu yüzden ilişkilerin iyileştirilmesi süreci Ermenistan'ın işine geliyor. Bu bakımdan Ermenistan'da bir paradigma değişikliğine gidildiğini söyleyebiliriz. (Tüm bu düşünceler tabiki üstteki haberin doğru olduğunu varsayıyor.) Ve bu değişikliğin de reel-politik yani eskinin duygusal söyleminin aksine daha "kazan-kazan"cı (win-win) olduğu görülüyor. 

Ermenistan'ın bu bölgede yaşamaya devam etmesi hatta Ermenilerin dünyevi hayatlarını  sürdürebilmesi için Türkiye'ye müthiş ihtiyaçları bulunuyor. Çevresiyle sorunlu olan bir Ermenistan en başta kendisini sıkıntıya sokuyor ve bu da nihayetinde kendi hayatına mal oluyor. Azerbaycan, Gürcistan ve Ağır Abi Türkiye gibi devletlerle sorunu olan, kaynakları sınırlı bir devletin varlığını sürdürebilmesi için, dış yardımlarla hayatını idame ettirmesi, uzun vadede kabul edilebilir değildir. Bu bakımdan, komşularıyla, özellikle de bölgedeki diğer ülkeler üzerinde ciddi etkisi olan Türkiye ile ilişkilerinin normale dönmesini istemektedirler.

Türkiye'nin Ermenistanla olan ilişkilerinde, söylediklerimiz çerçevesinde olaylara bakılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında;

Ermenistan'a silah satıyor olmamız ya da silah gibi kıymetli bir aleti ihraç ediyor olmamız, Türkiye açısından güzel bir durumdur. Türkiye'nin teknolojik ve politik olarak geldiği noktayı da (üstelik kendisini düşman olarak gören bir devlete) göstermesi açısından bizleri sevindiriyor olması gerekir. En azından, uluslararası sistemde devletlerin pragmatik davranmaları gerekir. Nitekim Türkiye'nin de yaptığı aynen budur. Ancak bu kapsamda insanların (milletlerin) pragmatik olmaları gerekmez ve bu da beklenmemelidir.

Ermenistanla olan ilişkilerimiz Azerbaycan'da nasıl karşılanır bilemem. Ama onların da şunu görmesi gerekir ki, Karabağ ciddi ve büyük bir meseledir ve en kısa zamanda çözülmelidir. Bunu sağlayacak olan da, Ermenistan'a diş bilemek değil, onlara söz geçirecek noktaya gelmektir. Bu da karşılıklı menfaat ilişkisine dayanır. Nitekim geçenlerde gazetelerde de açıklandığı üzere, Türkiye bu isteklerini söyler duruma gelmiştir. Bunu yaptırabilmek için "oyuna" dahil olmalıdır ve bunu gerçekleştirecek gücü de vardır. Yeter ki, Türkiye'nin bir süredir söyleyegeldiği "Yumuşak Güç (Soft Power)" kullanma stratejisi tam anlamıyla uygulansın ve gösterilen dirence boyun eğilmesin.

Iğdırlı hemşerilerimin olaya, yukarıda da söylediğimiz gibi, pragmatizm çerçevesinden bakması gerekmez. Hatta bu onlardan beklenmemelidir bile. Sıradan vatandaşın bu konuları "kıyasıya" irdelemesi ve hareket etmesi düşünülemez. Örneğin, Ermenistan'ın Azerbaycan Hocalı'da yaptığı soykırım unutulmamıştır. 
Unutulmamalıdır da.
Ya da Türkiye üzerinde "sözde soykırım" iddiaları da hatırlarımızdan çıkmamalıdır. 
Hatta içten içe Ermenistan'a ve Ermenilere lanet de okunabilir. 
Bunlar, normal bir vatandaşın yapabildiği şeylerdir ancak devletler, olaylara "vatandaş" bakış açısıyla bakmazlar.

İsrail, ABD'nin tüm karşı çıkışlarına rağmen, Çin'e silah satmaktadır. Ve Çin de dönüp bu silahları İran'a satıyor. 
Günün birinde İsrail, kendi silahlarıyla İran tarafından vurulacağını bilmiyor mu acaba? 
Bunları kestiremiyor mu?
Tabi ki tüm bunları İsrail de biliyor ancak, işte dediğimiz gibi, yeni dünya düzeni böyle 
işliyor...

Read more...

10 Şubat 2009 Salı

Recep (Tayyip) İvedik

-One minutes, one minutes...
-Olmaz! One minutes!

ya da 

-Konuşma laen, konuşma laen... 
                   

Başbakanın Davos'ta yaptığı "ele boru verme" işi tam da İvediklikti...
Peki Recep İvedik, Başbakanın yerinde olsaydı ne yapardı?
İşte yanıtı:
***
Recep İvedik'in toplum olarak sosyal yapımızı yansıtan bir karakter olduğunu mu düşünüyorsunuz? 

Recep İvedik'in Türkiye'nin sosyal yapısıyla ilgili, bir anlamda fikir verdiği doğru olabilir tabii ki. Sadece bizim kahramanımızın tepkileri biraz daha abartılı. Ama sonuç olarak biz zaten böyleyiz. Ben, 'Recep İvedik' bir sosyal karakter olsun diye uğraşmadım. Komik ve gülebildiğimiz bir karakter olduğu için 'Recep İvedik' öne çıktı. Biz bazen yüksek tepkiler verebiliyoruz. Mesela Başbakanımız'ın Davos Zirvesi'nde verdiği o normal tepki gibi... Olaylar karşısında beklenmedik tepki verebiliyor insanlar. Başbakanımız orada böyle tepki verdi. Kendisine 'Kasımpaşalı' diye yakıştırma yapanlar bile oldu. Oysa herkesin durumu, karakteri farklıdır.

Başbakan Davos'ta moderatöre 'Recep İvedik' gibi bir tepki mi gösterdi' demek istiyorsunuz? 

Evet! Aynen 'Recep İvedik' gibi bir tepki ama bence Başbakan yine de masum, az bile tepki gösterdi. Moderatörü eliyle itti. Başbakanımız'ın yerinde 'Recep İvedik' olsaydı o moderatörün kolunu kesinlikle kırardı. Dolayısıyla Başbakanımız 'İvedik' gibi davransa da onun kadar ağır bir çıkış yapmadı. Ortada şöyle bir gerçek var ki, 'Recep İvedik' aslında kendisine gösterilen tutumlara kendince karşılık veriyor. 
***
Recep İvedik filminin tutması, pek de şaşırtıcı olmasa gerek... 

Read more...

4 Şubat 2009 Çarşamba

Beceremiyoruz, dostum...

Biz "sevince" kaybediyoruz kendimizi, dostum.
Götü başı dağıtıyoruz. Varsa yoksa sevdiğimiz...
Tek varlığımız "O" oluyor. Alıyor eline bizi.
Tüm benliğimizle O'nun oluyoruz.
Kitliyor kapımızı, tıkıyor kafesine.
Suç onda değil ki, bizde...

Hal böyle olunca kimse aklımıza gelmiyor, dostum.
Çünkü aklımız başımızda değil. Başka yerde. "Bir" yerde...
Unutuyoruz bütün dostlarımızı. Tanımıyoruz artık.
Takmıyoruz kimseyi, hiç bir şeyi. Annemizi bile.
Ee tabi anneyi unutan, dostu n'apmaz...

"Sevgili" böyle bir şey işte bizim için, dostum.
Geç kalmanın verdiği şaşkınlık mı, yoksa öncelik kayması mı?...
Belki de "karakter meselesi"...
Bilmiyorum.
Ancak bildiğim tek şey var: "sevemiyoruz".
Biz bu işi bilmiyoruz, dostum.
Beceremiyoruz...

Read more...

3 Şubat 2009 Salı

Bir ana-kız üzerinden Türkiye

Otobüsten dışarıyı seyrediyorum. Önde bir yerlerde oturduğum için olan biten her şeyi görebiliyorum.
Trafik tıkanık. O hengamenin içinde, karşıya geçmeye çalışan bir ana-kız görüyorum. İkisi de bir türlü cesaretlerini toplayıp karşıya geçemiyorlar. Anne hafif tıknaz, topluca, uzun mantosu yere kadar, memeler "önde" sarkık. Kız on iki - on üç yaşlarında. Ürkek.
Otobüs tam sola dönerken, bu ikili de karşıya geçmeye karar veriyorlar. Ancak anne "ağır" olduğu için, "geçememekten" korkan kız, annenin elini bırakıp kendini öne atıyor. Anne de ramak kala geçişini tamamlıyor.
Şimdi, anne kızını paylıyor. Kızını "Niye elimi bıraktın, ya bir şey olsaydı" diye çekiştirirken, muhtemelen kendini savunuyordu kız da. Daha çabuk olmaları gerektiğini anlatıyordu, bence.
Anne tüm hantallığına rağmen, kızından kendisi gibi ağır hareket etmesini bekliyordu. Ancak kız, hayatını kurtarmak için "hızlı" olması gerektiğini biliyordu. Kavramıştı hayatı çünkü. Dünyanın hızına ayak uyduruyordu. Annesi ise hayatı kendi bildiği kurallara göre oynuyor, kızını da böylece kanatları altına almaya çalışıyordu. Herhangi bir "kopmada" ise kızını paralıyordu. İstemiyordu çünkü "işin kontrolden çıkmasını".

Bunu Türkiye'nin bugünkü durumuna benzetiyorum ben...
Bir yanda hayata "uyan" dinamik kız, diğer yanda statükocu annesi...

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST