18 Kasım 2008 Salı

Yeni bilim eski bilime karşı



Daha önceki yazımda ipuçlarını vermiştim. Bilgi toplumu ve yeni bilim üzerine yazı yazmanın vakti geldi. Peki nedir bu bilimin yenisi, eskisi. 

Kafamızı üniversitedeyken karıştırmıştı bunlar zaten. Bir yandan Sistem Teorisi, Sayısal Kontrol gibi derslerde klasik bilimi(Newton bilimi) ve kavramlarını öğrenirken diğer yandan Bulanık Mantık(Fuzzy Logic) ve türevi derslerde Yeni Bilim(Kuantum Fiziği ve türevleri) üzerinde duruyorduk. Klasik (Newtonial Bilim) bilimde 'bir sisteme neyi verirsen onu alırsın' ya da 'şunu şöyle değiştirirsen bu sonucu alırsın' deyimleriyle özdeşleşen 'Nedensellik' özelliği anlatılıyordu. Yeni Bilimde* ise 'Nedensellik' özelliği deyim yerindeyse çöküyor ve bazı şeylerin ilkesel olarak bilinemez oldukları savunuluyor. Yani bilim adamlarının, neyi bilip neyi bilemeyeceklerini bildikleri bir bilimden bahsediyoruz. işte kafalarımız bu yüzden karışıyordu, hangisi doğrudur diye. Oysa o zamanlar dersin hocası Prof. Erhan Akın'ın, oyun oynadığımızı ve yaptıklarımızın gerçek dünyanın bir çeşit simülasyonu olduğunu tekrar tekrar söylediğini, şimdilerde hatırlıyor ve anlamını ancak bu zamanda algılayabiliyorum. 

'Bilim her şeyi çözer' devri bitiyor. Bu konuda Alev Alatlı diyor ki: "Klasik Fizik, doğrusal sistemleri çözüyor, ne ki, gerçek dünyada doğrusal sistem yok! Gerçek dünya kırçıl, gerçek dünya puslu, gerçek dünya saçaklı (Alatlı, Fuzzy kelimesini puslu, kırçıl, saçaklı olarak çeviriyor). Siyah-beyaz olan, tertipli, düzenli olan, bilim; dünya değil. Kırçıl bir dünyayı anlatmak için, içinde kırçıl kelime olmayan bir dili, bilimin dilini, kullanageldik; sorun da burada." 

Tabi eski bilimin kurucusu Aristo'dan (ve mantığından) bahsetmemek olmaz. 'Her şeyin bir görünümü/formu vardır' ya da 'birşey ya şöyledir ya böyle' mantığı çöküyor. Yerini Bulanık Mantık(Fuzzy Logic) alıyor. Bu konuda Alatlı: "Aristo mantığının ikili (doğrusal) sisteminde gökyüzü ya mavidir, ya da mavi değildir. Hem mavidir hem de mavi değildir olmaz. Bir şey, ya doğrudur yada yanlış. Dijital bilgisayar, 0/1 ikili sisteminde çalışır. Bilim, siyah-beyaz düşüncenin zaferidir. 'Bilim' deyince akan sular durmaktadır ama aslında siyah-beyaz da yoktur. Karadır denilen her şeyi; saç, kumaş, gece, gökyüzü, kömür, ne bulursak toplayıp bakalım. Bakalım, birinin siyahı ötekininkini tutuyor mu?! Keza beyaz. Köpük, bulut, elmanın içi, kemik, diş, kar. Öyleyse, beyaz diye de bir şey yok, beyazımsı birşeyler var!" diyor. 

Kaos Teorisinin temelinde Kelebek Etkisi vardır. Her şeyin her şeye bağlı olduğu bir sistemde Kelebek Etkisi şöyle tanımlanıyor: Şu anda Tokyo'da kanat çırpan bir kelebek bir süre sonra Iğdır'ın bir köyünde fırtınaya neden olabilir. Burada Alev Alatlı'ya başvurmak gerekir: "İnsan toplumları da dinamik sistemler. Bu saptamanın telmihi önemli, çünkü Kaos Paradigması, toplum mühendisliği (örneğin, Yeni Dünya Düzeni**) girişimcilerinin, kesin sonuçlar almayı beklememeleri gereğine işaret ediyor. Ne kadar iyi düzenlendiği, uygulandığı, denetlendiği sanılırsa sanılsın, herhangi bir toplumsal olay, bütün bir dünyayı sarsacak Kelebek Etkisi yaratabilecektir, çünkü. Bu bağlamda, 'ateş olsa, cürmü kadar yer yakar' deyişi gerçekçi değildir."

Yukarıda Bulanık Mantık'a değindim. Devam edelim. Bir buçuk sene önce bu bloga başlangıç yazısı olarak şöyle bir yazı yazmıştım. Bulanık Mantığın kurucusu Lütfi Askerzade. Batıda Lotfi A. Zadeh olarak bilinir. Ancak Askerzade Türk/Azeri kökenli. Güney Kaliforniya Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesi'nde dekan. 1962 yılında 'Fuzzy Logic' kavramından, 'Devre Teorisinden Sistem Teorisine' başlıklı makalesinde şöyle bahsediyor: "Bize radikal ölçülerde farklı bir matematik lazım. Bize bulanık verileri tanımlayabilecek bir matematik lazım! Aristo mantığı, davete gelirken, smokin, kolalı beyaz gömlek, siyah kravat, siyah rugan iskarpinler giyinen birine benzer. Bulanık mantık ise, blucin, tişört, lastik ayakkabıyla gelene. Eskiden böyle bir kıyafet kabul edilemezdi. Ama artık işler eskisi gibi değil, işler değişti." Alatlı bunu, 'İkinci Aydınlanma*** Çağı'nın gebe olduğu zihniyet değişikliğine işaret eden sözler, olarak nitelendirir.

Bulanık Mantık'ın en fazla uygulandığı yer Japonya. 1990'lardan bu yana elektrikli süpürgelerden metro teknolojilerine kadar çok geniş bir uygulama alanı var. 

Özetle, klasik bilim yerini yeni bilime bırakıyor. Bilimin, bilim adamının düşünce şekli ve paradigması değişiyor. Ve son olarak, Alatlı bu konuda çok iddialı bir söz ediyor: "İkinci Aydınlanma Çağı, Demokritus’un parçacıklarına karşın Buda’nın 'bütüncül' dünya görüşünü yerleştiriyor. Malazgirt'ten bu yana top ilk kez ayağımıza geldi, bizim Sufi tayfasına çok iş düşüyor." 


* Bu akımın öncüsü Werner Heisenberg'dir. Son zamanlarda çok satan "Olasılıksız" kitabında da adından çokça söz edildi. O kitabın ülkemizde de fazla tutulmasının nedenlerinden biri de bence kitabın, yeni bilim ve kaos paradigması (özellikle Kelebek Etkisi) üzerine kurulması ve bizim düşünce yapımıza/inancımıza çok uymasıdır.

** Yeni dünya düzeni, toplum mühendisliği demişken Gediz Akdeniz'in ŞU yazısını okumakta fayda var.   

*** İkinci Aydınlanma Çağı'nı Alev Alatlı ŞÖYLE açıklıyor.


Read more...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Her sevmek hem de nasıl beklemektir!..



Bir dostumun anlattıkları kafamda. Sanki kendim yaşamışçasına, içerliyorum her söylediğine.
An be an yaşıyorum ve çokça da ağlamaklı oluyorum o söylerken. Nicedir unuttuğum, unutmak istediğim şeyleri hatırlattı bana. Meğer sadece ben yaşamamışım;
aşkı, ayrılığı, beklemeyi ve sonsuz umudu...
En zoru da, her an ona dokunabilecekken, bir telefonla dahi duygularını söyleyebilecekken, bunları yapamamak. Gitme diyememek. Seni seviyorum diyememek. İşte en çok koyan da bu insana; ama tabi yaşayana, anlayana.

Acı çekmek. Belki de en insani vasıf bu. Bunların içinde de en can alıcısı 'severken acı çekmek'. Acı çekmek büyütür insanı der, büyükler. Öyle diyorsunuz ama, ben böyle büyümek istemiyorum ya da büyümek istemiyorum belki, o zaman ne olacak! Derdime derman olacak mısınız?.. Derman olamazlar belki başvurduklarınız ama sizi dinleyebilirler, kendinizi boşaltmanıza izin verebilirler pek tabi.

Tüm bunlar kafamı kurcalarken, unuttuklarım hafızamı işgal etmişken, aklım yüreğime tekrar yenik düşmüşken okuyorum Hıncal Uluç'u. Kafamı dağıtmak, birşeylerle meşgul olabilmek için okuyorum. Ama ne mümkün! Tam da içimde hissettiklerimi vuruyor yüzüme. Kaçayım derken yakalanıyorum birdenbire. Atilla İlhan'dan, Özdemir Asaf'tan, Ümit Yaşar'dan bahsediyor, devamında Necip Fazıl'a giriyor Hıncal uluç. Şiirlerini bir daha hatırlıyorum, evet hatırlıyorum. Bunlar benim sığındığım limanlarımdı bir zamanlar. Hepsini çok özlemişim. İçlerine ne kadar çok şey saklamışım meğer. Okuyunca açıldı hepsi birer birer. Anlattılar sakladıklarını teker teker... Unutmamışlar hiç birini...

"Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım. "

diyor Ümit Yaşar.
Bu dizeler hala dipdiri içimde, şiirin tamamı ise hala bekleyenlere, içinden atamayanlara...

Bir ayak sesi duymayayım
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
Bir sarı saç görmeyeyim
Yüreğim burkuluyor
Ağlamaklı oluyorum.
Her şey bana seni hatırlatıyor
Gökyüzüne baksam
Gözlerinin binlercesini görürüm
Bir rüzgar değse yüzüme
Ellerini düşünmeden edemem
Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
Tadı senden gelir
Yediğim yemişlerin İçtiğim içkilerin
Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
Bu emsalsiz hüzün
Seni beklediğim içindir.

Resmine bakamaz oldum
Uykulardan korkuyorum artık
Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada.
Ve şu saat geldiğin anda
Durabilir sevincinden
Zaman çıldırabilir
Çünkü benim dünyamda
Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.

Bir çocuk doğmayı bekler
Bir ağır hasta ölmeyi
Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
Yalnız bir kadın sevilmeyi
Ve düşün ki bir adam
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi.
Sen gelinceye kadar
Pencerem kapalı duracak
Rüzgar gelmesin diye
Artık perdeleri açmayacağım
Gün ışığı girmesin diye
Sonra kahrolacağım
Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
Ve günlerce gecelerce haykıracağım
Nerdesin diye, nerdesin diye.

Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
Biliyorum
Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım.


Read more...

5 Kasım 2008 Çarşamba

Bilişim Felsefesine Giriş

Atacan, blogunda güzel bir konuya değindi. Biz de o konu üzerinde güzel bir tartışma yaşadık/yaşıyoruz. Bundan sonra da karar verdik ki; bilişim felsefesi, bilgi ekonomisi gibi konularda paslaşarak ilerleyeceğiz. Bu yüzden oraya yazdığım bir araba dolusu yorumu, buraya da yazsam en azından bu konulara bir giriş niteliği taşır, benim de işin neresinden tutacağım hakkında bir fikir verebilir diye düşündüm.  

Birinci yorumum:

""Youtube'a ve sahibi Google'a, tüm dünyanın dikkatini çekebilecek ve zaman içinde daha da gelişecek, dişli rakipler çıkarabiliriz." (Atacan said)

Buna "kötü komşu, insanı ev sahibi yapar" da diyebiliriz fikrimce. Ki çok yerinde olanı budur. Gözümün nurudur ve takdir edilesidir.

"Eleştirmeyi bırak kardeşim, somut öneriler getir" serzenişinde de bulunabilirsin, haklısın, ama ben de birazdan haklı olacağım, Şöyleki: 
Rasyonel yöneticiler olmadıkça bu yolda daha fazla ileri gidilemez, fazla da birşey beklemeyin zaten. Örneğin çok milli duygularla yola çıkıldığında herkesi heyecanlandıran Pardus projesi vardı bir aralar, ne oldu ona. Devlet sahip çıkmadı, üniversiteler bile gidip milyonlar ödeyerek MS ürünleri aldı. Pardus bir "deneysel proje" olmaktan ileri gidemedi, gidemiyor. Yazanları ise "milli orgazmlar" yaşamakla kaldılar.

Şimdi MS sadece bir örnek. Hiçbir şekilde karşı da değilim, ancak projelere başladıktan sonra da onun koordinasyonunu iyi yapmak gerekiyor. İş sadece projeyi bitirmekle kalmamalı, onu hayatın bir parçası haline de getirmelidir."

Bu yorum üzerine gelen güzel bir yorum (yorumun yorumu:)) şöyle:

"İşin aslı;
isimlerle, ünvanlarla, devletlerle, ordularla değil bu işi felsefe edinmekle gelişecektir.

Pardüs başarısız bir proje değil.
Bir deney hiç değil...
O yapması gereken işi çok iyi yerlerde şu an yapmaktadır.
O projeyi "Başarısız" gibi gösterenler,
akmakta olan ve akacak olan dolarlardan sorumlu olacaktır, dersem çok mu sert olurum :)

1. Pardüs için dev reklam atakları ve gövde gösterileri yapmak insanımızı sevindirecek midir?
2. Kurumlar mevcut sistemlerini bırakıp Pardüs'e geçebilecek midir?
3. Pardüs hakkında olumlu-olumsuz yorum yapanlar Pardüsü kaç defa denemişlerdir, kurmuşlar mıdır?
4. Pardüsün, Tübitak'ta, mühendislerimize sağladığı istihdam, eğitim ve kendini geliştirme alanlarını hesaba katmakta mıyız?"               
                          

Bundan sonraki ikinci yorumum ise;

"Tartışma çok güzel gidiyor. Bu kadar yazılanın üstüne "kaçak dövüşmek" olmazdı. 

Pardus özelinde ya da genel olarak Linux ile ilgili ne zaman birşey demeye kalksak, hemen dediklerimiz ağzımıza tıkılıyor. Herkes bir refleks ile hemen Linux'un faydalarından, Linus Torvalds için küçük ama insanlık için ne kadar da büyük bir adım olduğundan bahsediyor. Yahu bilgisayar dünyasının içinde olup da Linux'a karşı çıkılabilir mi! Hiçbir şey bilmiyorsam, şu an lisanssız (ihbar olarak algılanmasın:)) Windows kullanabiliyorsam eğer, Linux'a oturup kalkıp şükretmem lazım, en azından. O yüzden böyle bir cepheleşmeye hiç gerek yok, çünkü hepimiz aynı saftayız, hepimiz kardeşiz ;) 

İkincisi; bir insanın ve belki de bir mühendisin en asgari özelliği, söyleneni/yazılanı anlaması olmalıdır. Allah aşkına, yazdıklarım arasında Pardus projesi başarısız olmuştur, yazan mühendisler de bir işe yaramaz gibi bir ifade var mı? Hayır yok.

Ama diyorum ki başarısız olan Pardus projesi değil, bittikten sonra şimdiye kadar gösterilen/gösterilmeyen alakadır. Yani devletin alakasında bir başarısızlık vardır. Devlet (ya da her kimse) bu işin koordinasyonunu iyi yapamadı, yapamıyor en azından şimdiye kadar. Eğer yapsaydı, ne reklama ne büyük gövde gösterilerine gerek kalırdı. 
Tekrar ediyorum, kullanılmamasının nedeni işletim sisteminin kalitesi değildir, nokta. Amma velakin eğer Pardusu, sadece mühendislerimize istihdam sağlamak ve onları böyle komplex işleri yapabilecek düzeye getirmek için yaptık diyorsanız, orada haklısınız, söyleyecek sözüm yoktur."

Durum budur. Şimdilik bu girişi yaptıktan sonra, elimiz bir kere bulaştıktan sonra bilişim felsefesi, bilgi felsefesi, bilgi ekonomisi gibi konular üzerinde yazmaya başlayabilirim.

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST