18 Aralık 2010 Cumartesi

Çilekli dondurma

... kadının insan değeri yoktur. Kadın, kurdelası çözülecek bir çikolata kutusudur. Üretemez, yaratamaz, özne değil, nesnedir. Ancak tadına bakılır. Kadının onuru, "fıstıklı dondurma"nınki kadardır. Kadın özgürlüğü "çilekli dondurma"nın özgürlüğüdür.

Mafyalaşan zenginlerin soyundurduğu kadın ile tarikatların kapattığı kadın, aslında aynı sistemin kurbanıdır. Onlara göre, kadının insan değeri yoktur. Onların indinde, fıstıklı dondurmanın veya fındıklı çikolatanın değeri neyse, kadının değeri de odur.

Hiç çikolatanın bir ürün ürettiğini veya bir güzellik yarattığını gördünüz mü? Üretimde, kültürde, sanatta, toplum hayatında yoktur. Yalnız tadına bakılacak nesnedir o!

D. Perinçek

Read more...

30 Temmuz 2010 Cuma

Yüzük

Özlem - Atacan
En uzun günlerin yaşandığı bir dönemde...
Size "gün gibi" aydınlık bir ömür dilerim...

Read more...

21 Haziran 2010 Pazartesi

Aydınlanma

Birkaç gün önce aklımdan geçiyordu.
Dedim ki keşke bugünlerde olmasa...
Çünkü gündem yoğun.
Onca kargaşanın arasında yitip gidecek.
Bir küçük haberle geçiştirecekler.
Acısını dahi yaşayamayacağız.
Oldu işte!
Korktuğum başıma geldi.

Son günlerini hiç iyi geçirmedi, geçirtmediler.
Gözaltına aldılar, sorguladılar, suçladılar...
O yaşında, narin vücudunu yordular.
Dayanamadı.
Hastaneye düştü,
Bir daha da toparlanamadı.
Yargılanmak istiyordu.
Bu hakkı bile vermediler.
Alnına kara lekeyi sürebileceklerini zannettiler.
Ama...
Onun isminin altında ezildiler.
İlhan Abi'nin aydınlığının yaydığı ışıkta,
Öylece kalakalmış tavşana döndüler.

Devam edeceğiz...
Biz Pencere'yi okumaya devam edeceğiz.
Cumhuriyet'i almaya devam edeceğiz.
Aydınlanma'ya devam edeceğiz.
İlhan Selçuk'un fikirlerine sarılmaya devam edeceğiz.

Read more...

27 Mayıs 2010 Perşembe

Zeytinlikler Madencinin Emrinde

3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun'un 20. maddesinin 1. fıkrasına aşağıdaki cümle eklenmiştir:
Bakanlıkça tespit ve ilan edilen zeytinlik sahaları içinde zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin üreme ve gelişmesine mani olmayacağı Çevresel Etki Değerlendirme sürecinde belirlenmiş olan madencilik arama ve işletme faaliyetleri ile bu faaliyetlerle ilgili tesis ve altyapı tesislerinden ibaret geçici tesisler ve yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri yapılabilir ve işletilebilir.

Geçmiş olsun...

Read more...

18 Mayıs 2010 Salı

Sevinç

Trabzonspor hiçbir şey yapmamasına rağmen Fener maçı alamadı.
Ama...
Tahmininin tutmamasına bu kadar mı sevinir insan? :)


Read more...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Şampiyon

Tolunay Kafkas demiş ki: "Bu ülkede puana ihtiyacı olan mutlaka kazanır. Biz bu geleneği yıkmak istiyorduk, olmadı." Hoca imada bulunuyor, diyor ki "puana muhtaç takımlar 'bir şekilde' kazanıyorlar." Daha açık yazalım; kazandırılıyorlar.
Haklı.

Ligin son haftaları yaklaştıkça her yıl tekrarlanan şeyler bu yıl da yaşanmaya başladı. Nedir onlar?

- Her sezon en az iki takım yarışa devam ediyor. Bu da ligin heyecanını son haftalara değin sürdürülmesini sağlıyor. Genellikle çoğu insan bu durumun ligin kalitesini yansıttığını düşünür ama "lig sahibi"nin bunda etkili olduğunu söyleyenler de bir hayli. (Ee o kadar para verdiler, satın aldılar adamları, pardon ligi. )

- Genellikle lider, son haftalarda konumunu koruyamıyor ve ikinciye kaptırıyor. Var bunda bir hinoğluhinlik!

- Hakemler maçların kaderini belirliyorlar. Her hafta kritik maçlarda kesin hata yapıyorlar. (Elleri ayakları birbirine dolanıyor. Sanki ilk kez maç yönetecekler.)

- Hakemleri dedik, topçuları saymazsak olmaz. Onlar da topçu mu tiyatrocu mu belli değil. Her maçta "hakem nasıl aldatılır" piyesi çeviriyorlar. Namussuzlar yani.

- Taraftar da aynı. Namussuz. Rakip aleyhine tüm kararları yanlış da olsa destekliyorlar. Hakemi bunlar da aldatmaya çalışıyor. (Kibarlık yapıyorum, hakemin anneciğini karıştırmıyorum.)

- Bir örnek: Geçen hafta Fulham-Hamburg UEFA ligi maçını hakem Cüneyt Çakır hatasız yönetti. Hakem aynı olduğuna göre değişen ne? Değişen topçu ve taraftar karakteri. Demek ki ecnebiler bizimkilerden daha dürüst. (Şo Avropalılar çok çalışkan canııımmm.)

Bu sene aktörler değişti, roller aynı. Fenerbahçe şampiyon olur. Nasıl:

- Aziz Yıldırım devrede. Eğer Fenerbahçe bu sene şampiyon olacaksa, ki öyle görünüyor, bu başkanın sayesinde olacaktır.

- Bakıyorum da Fenerbahçe'nin daha iki maçı var diyorlar, puan kaybeder diyorlar. Yanılıyorlar. Çünkü son iki haftaya lider giren FB şampiyonluğu bir anadolu takımına kaptırmaz.

- Kaptırsa ne olur? Aziz Yıldırım'ın karizması sıfırlanır, başkanlığı sorgulanır. Kendisini korkulu yapan "mafya efsanesi" biter. Böyle bir şey olamayacağına göre o halde Bursa şampiyon olabilir mi, olamaz.

- Ankaragücü'nü Fener yener. Öyle ya da böyle, kesin. Bakmayın "kardeş takım" dedikodularına. Melih Gökçek'in oğlu işini bilir.(Bkz. benim memurum işini bilir.)

- Trabzon'la FB'nin kupa finali var. Anlaşabilirler. FB Trabzon'a "kupa senin lig benim" diyebilir. Burada iki durum var:

1- Trabzon beşinci büyüğün çıkmasını istemiyor. Kendisi Anadolu'nun yegane şampiyonu olarak kalmak istiyor. Maçı FB'ye verir.
2- Ancak, Trabzon'un kuyruk acısı var. Bir senesi Fener'e şampiyonluğu son maçta kaptırmıştı. Bunun öcünü almak isteyebilir. Ama Fener'e gücü yetmez.

- Normal şartlar altında Fener'in ya da herhangi bir takımın önündeki iki maçını da kazanması ihtimali 1/6'dır. Yani yaklaşık yüzde 17. Ama şartlar normal değil. Fener'in iki maçı da alma ihtimali yüzde yüz.

Sonuç: FB şampiyon.

İkinci sonuç: Kendi kendimizi kandırıyoruz. Avrupa'da başarı olmadıkça içeride istediğin kadar şampiyon ol. Bir çocuk için kumda oynamak neyse içeride şampiyon olmak da o kadar kolay.

Read more...

30 Mart 2010 Salı

Büyük deney

CERN'de protonları çarpıştırma deneyi başladı. Bana göre deneyin 3 özelliği çok önemli. Bilim adamlarının açıkladığına göre:

1- Açığa çıkan 3.5 Tera elektron volt (3.5 trilyon elektro volt) bir kelebeğin kanat çırpmasının açığa çıkardığı enerji kadar. Peki bu kadar küçük bir enerji neden bu kadar önemseniyor. Cevap: Bu enerji bir protonun büyüklüğüne oranla çok yüksek. Bu da şöyle açıklanıyor: Sıcak bir denizde yüzmek insanı etkilemez ama bir sürahi sıcak su insanı yakabilir. Yani bir yoğunluk meselesi söz konusu.

2- Deney bitmedi. 20 yıl kadar sürebilir. Bilimadamları aradıkları özellikle "X" parçacığına ve diğer parçacıklara hemen ulaşırlarsa bu çok iyi bir şans olarak değerlendiriliyor. Şansları yaver gitmezse bu parçacıklara ulaşmak yılları da alabilir.

3- Bu deneyde saniyede 40 proton çarpışması meydana geliyor. Her çarpışmanın ortaya çıkardığı veriler CD'lere kaydediliyor. Bu CD'lere yazılan milyarlarca verinin analizi çok zaman alacak. Bu analizi dünyanın her yanından bu deneye katılan bilimadamları yapacak. İşin en zor ve zaman alıcı yanı da işte bu.

Read more...

12 Mart 2010 Cuma

Usta'yı kaybettik

-son çizgisi-

Bu kadar gazeteci öldü, hiç bu kadar üzülmemiştim.
Bunda belki ustanın son günlerine yetişmemin de etkisi vardır.
Geç tanıdım Turhan Selçuk'u.
Çok ama çok sevdim...
Evet...
Cumhuriyet'in Söz Çizginin köşesi boş kaldı.
Abdülcanbaz'ın babası öldü...


Çizerler bugün USTA'ları için çizdi.
Musa Kart

Ercan Akyol

Haslet Soyöz

Latif Demirci

Read more...

11 Mart 2010 Perşembe

Batı Doğu'da Batar

Zülal Kalkandelen:
İşe bakar mısınız? Bir yanda yıkmak amacıyla ülkeyi işgal ettikleri Saddam rejimi, diğer yanda İran...

Hangisini tercih edecekler?


“Amerika’nın Ortadoğu’daki planları her zaman istediği yönde gitmiyor tabii” diye düşünebilirsiniz. Ama bence, o kadar emin olmayın...

Acaba Amerika, 7 Mart seçiminin de bir kaosa dönmesini istiyor olamaz mı? Bakmayın siz o Irak’tan çıkacağız laflarına...

Seçimden sonra Irak’ta istikrarsızlık tehlikesi belirirse, çekilme sürecini yavaşlatacaklarını söyleyenler de Amerikalılar...


Özelde Ortadoğu'da ve genelde Doğu dünyasında Batı'nın simülasyonları tutmaz. Batılıların kendi kendilerine yaptıkları planlar, programlar buralarda çöker. Çünkü Batı'nın düşünce yapısıyla "Bizimki" aynı değil. Kaosun ülkeleridir buralar. Ve kaosun geçerli olduğu buralarda önceden tahmin etme işi zordur. Neyin, ne zaman, kimlerle, kimin için olacağını kestirmek buralarda işlemez. Çünkü her şey her şeye bağlı...

Read more...

10 Mart 2010 Çarşamba

Kredi kartları: Müşteri vatandaş

Artan enflasyon nedeniyle harcamalarını karşılayamayan, işini kaybettiği için maaş alamayan dar gelirlinin kurtarıcı olarak sarıldığı kredi kartları, şimdi onların kabusu oldu. Merkez Bankası’nın verilerine göre, 1 milyon 250 bin kişinin kredi borcu 129 milyar 161 milyon liraya ulaştı. Bu rakam, 286.9 milyar liralık devlet bütçesinin yarısına yakın. (Kaynak)

Bu kredi kartları meselesi aslında o kadar da karmaşık bir konu değil. Aslına bakılırsa yerinde kullanıldığı takdirde işe yarayan bir ödeme yöntemi bence. Yeter ki kuralına uyulsun, çekilen miktar zamanında geriye ödensin. Bu arada kredi kartı sabit kesintilerinden bahsetmiyorum. Orası ayrı konu.

Normalde, işi bilen için harcamaları kontrol altına almaya yardımcı oluyor kredi kartları. Kişisel bütçe yapanlar için güzel bir araç. Ya da küçük harcamalarda bozuk paraların cepte taşınmasını engelleyebiliyor. Ya da kartlar aydan aya maaş alanlar için bulunmuş iyi bir uygulama. Şimdi al, maaşını aldığında öde; güzel bir şey.

Şimdi al, diyorum ama neyi? Reklamda gösterilen her şeyi mi? Yol üstündeki dükkanlarda görülenlerin hepsini mi? Ne pahasına olursa olsun arkadaşlarımızın, komşularımızın aldıklarını mı? Tabiki hayır!..

Buradaki anahtar kelime "ihtiyaç!" O istenen şeye gerçekten ihtiyacım var mı? Onu almasam da olur mu? Bu soruların cevapları bizim o "şeyleri" alıp almayacağımızı belirler. Eğer ihtiyacımız yoksa, neden alalım ki değil mi?

İşte kredi kartları borcu olayına bir de bu açıdan, yani ihtiyaç açısından bakmamız gerekir. Artan enflasyon vatandaşın alım gücünü düşürmüştür, tamam, ama insanlarımızın kredi kartını "tam yerinde" kullanmadığı gerçeğini de gözardı etmememiz gerekir.

Değişen tüketici alışkanlıkları, reklamların sürekli tüketimi pompalaması, halkın/vatandaşın ihtiyaç-borç kavramlarını değiştirdi. Eskiden birisine borçlu olmamakla övünen bir toplum, şimdi abartılı şekilde borçlanıyor. Eskiden birine borçlu kalmayı "namus meselesi" sayan insanlarımız gitti, yerine canavar bir tüketici/müşteri/vatandaş modeli geldi.
Olaya bir de bu açıdan bakmakta fayda var.

Bankaların kredi kartı dağıtmak için kampanyalar düzenlemesi, kredi kartı almayı çocuk oyuncağı haline getirmesi, adeta yoldan geçen herkese kart dağıtması gibi durumları bir kenara bırakırsak, burada asıl iş vatandaşa düşüyor. Sorumluluk, eline verilen karta bir "borç yapma özgürlüğü" olarak bakan vatandaşa düşüyor. Bu sorumluluğu büyüğüne, yöneticisine, "devlet baba"sına vs. yıkmaya kalkan vatandaşlarımız, insanlığından vazgeçip koyunluğa razı olmuş demektir.

Not: Ben tam bunları yazarken, televizyonda da kredi kartı borçlarından ötürü intihar edenlerin sayısı geçiyordu.

Read more...

9 Mart 2010 Salı

Katsayı sorunsalı

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, katsayı uygulaması yerine planlanan sabit puan modelinden de yasaya uymadığı gerekçesiyle vazgeçebileceklerini açıkladı. "Benim söylediğim toplama hikayesini unutun" dedi.

Gençler bu konuda ciddi bir kafa karışıklığı içinde. Sadece gençler mi, bu işi buraya getirenler kadar bizler de öğretmenler de... Yani okuduğunu anlama kapasitesine sahip olan kimse, işin içinden çıkamıyor.

Geçen gün meslek lisesinde okuyan yeğenimle konuşmamızda, nasıl bir uygulama olacak diye sorduğumda, bu konuda hiçbir bilgilerinin olmadığını, hocalarının da kendilerine yardımcı olamadığını söyledi. Ben de ona iki hafta kadar önce YÖK başkanının açıkladığı formülü anlattım. Yani kendi alanlarında bir seçim yaptığında puanlarının sabit bir sayıyla toplanacağını, başka alandan bir bölümü seçtiklerinde ise böyle bir sabitin eklenmeyeceğini anlattım. Öyle olduğu takdirde, mesela bilgisayar bölümünde okuyan bir meslek liseli öğrenci bilgisayar mühendisliği bölümünü seçmek isterse, o sabit sayıyı telafi edecek sayıda "artık" soru çözmesi gerekecekti. Ancak bu formülden de vazgeçildi.

Yasaların neyi emrettiğini, bu formülün neden yasalara uymadığını bilmiyorum. Ancak şimdi bu kafa karışıklığının mimarları kim; bu karmaşıklığı kimler çıkardı? Bu soruların cevabını iyi vermek gerekir diye düşünüyorum...
Kaşınmayan bir yeri kaşıyarak yara haline getirenler, ortada duran bir olayı alıp sorunsallaştıranlar tabiiki iktidarda olanlardır ve yanında YÖK'tür.

Bundan sonra neler olacağını merak ediyoruz. YÖK'ün sıkışan sınav takviminden dolayı eski sisteme "bir kerelik" bile olsa dönebileceğini tahmin ediyorum.

Read more...

8 Mart 2010 Pazartesi

TDK e-bulmaca: Sözbul

Türkçeye verdiğimiz önem aşikar. Elimizden geldiğince blogumuzda (ağ günlüğü) kurallara uygun yazmaya gayret ediyoruz. "Türkçe giderse Türkiye gider" sözünü rehber edindik kendimize. Ve sahibi olduğumuz tüm web (ağ) sitelerinde bununla ilgili görsellere yer veriyoruz.

TDK (Türk Dil Kurumu) Türkçe dilinin korunması ve geliştirilmesi amacıyla önemli görevler üstlenmiş durumda. Bu kurumla ilgili elbette geniş bir bilgi vermeyeceğim. İsteyen gidip resmi ağ sayfasını (web site) okuyup bilgilenebilir. Sadece, TDK'nin bugün kullanıma sokacağı bir uygulamadan bahsetmek istiyorum.

TDK Türkçe kelimelerin, kavramların, terimlerin doğru kullanımını göstermek ve eğitmek maksadıyla e-bulmaca hazırlıyor. Adına da "Sözbul" demişler. Bu bulmacaya, isteyen herkes TDK'nin ağ sayfasından üye olabiliyor. Şimdiye kadar 70 bin kişi üye olmuş. Üye olan herkese TDK e-posta yoluyla kare bulmaca yolluyor. Bulmaca günün özelliklerine uygun olarak hazırlanıyor. Bu uygulamayla önceden üye olduğum "günde bir söz" uygulamasını birleştirmişler. Gönderdikleri e-postada "Günün sözü" ve "TDK'nin yabancı sözcüklere önerdiği Türkçe karşılıkları"n yanısıra bulmaca da yer alıyor. Bulmacalar 10-10 veya 15-15 boyutlarında hazırlanmış. "Yok ben alışık değilim böyle elektronik bulmacalara, illa ki kalem kağıt olacak" diyorsanız yazıcıdan çıktı alarak da çözebilirsiniz.

Bu konuda kurumun başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Türkçenin kullanımı açısından gördükleri en büyük olumsuzluğun ''kısır söz varlığı'' olduğunu söylüyor. Kişilerin kelimeleri birbirinin yerine ve yanlış anlamda kullandıklarını da anlatıyor Akalın. Bu nedenle TDK olarak değişik uygulamalarla kişilerin kelime dağarcıklarını genişletmeye çalıştıklarını belirtiyor.

Bu arada uygulamaya üye olan 70 bin kişinin arasında ünlü isimler de bulunuyor. Okan Bayülgen de bunlardan biriymiş. Ben demiyorum bunu, Prof. Akalın diyor.

Umarız bir "çimdik" kadar bile olsa faydası olur. Umulana ulaşılır...

Read more...

6 Mart 2010 Cumartesi

Vicdani reddin geçersiz!


Er Muhammed Serdar Delice, "Benim Müslüman kimliğim asker olmayı kabul etmiyor" diyerek askere gitmeyeceğini söyledi.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi'nde konu hakkında basın toplantısı düzenleyen Delice, Türklerin tarih boyunca üç kıtaya hükmettiğini anlatarak "Ama ne silahla ne de zorbalıkla. Maneviyatla, imanla, hoşgörümüzle sahip çıktık bütün uluslara" dedi.
Cumhuriyet Gazetesi bir süredir İlhan Selçuk'un eski yazılarını yayınlıyor. Bu haberin Cumhuriyet'te çıktığı gün İlhan Selçuk'un 8 Mart 1998 tarihli "Kör İnancın Robotu" başlıklı yazısı da yayınlandı. İlhan Selçuk yazısında şöyle diyor:
...Ama yeniçerinin yanında samurayın esamisi okunur mu?..

Yeniçeri olağanüstü bir buluşun sonucunda ortaya çıkan bir asker türü ki eşi menendi yeryüzünde yok!.. Osmanlı, Avrupa’nın köylerinden Hıristiyan çocuklarını çok küçük yaşta devşiriyor, eğitiyor, askeri öğretimden geçiriyor; artık ideolojik koşullanmanın bir robotudur yeniçeri…

Nedir o ideoloji?..

Osmanlı ‘nizam-ı âlemi’ oluşturacak; yani ‘Dünya Düzeni’ni kurmak gerekiyor; şeriatın geçerli olmadığı yer ‘Dar ül Harp’tır, küffara karşı sürekli savaş, Osmanlı’nın dünya görüşüdür; yeniçeri de bu amacın askeridir.

*

Hıristiyan çocuğu serpilip büyürken tepeden tırnağa yeni bir inanç eğitiminden geçiriliyor, savaş sanatını da öğreniyor…

Yeniçeri bir ‘terminator’dur…

Yeniçeri dünyayı fethedecektir; Yemen, Mısır, Balkanlar, Nemçe yetmez; Avrupa’nın altını üstüne getiren yeniçeri ordusu, sipahilerin yetersizleştiği yerde savaşa fırtına gibi katılıp işi bitiren güçtür.

Hıristiyan Avrupa’yı dize getirenlerin Hıristiyan çocukları olması, inanılmaz bir çelişkiyi vurguluyor, Osmanlı dehasını gözler önüne seriyor.
Bu iki yazının Cumhuriyet'te aynı gün (3 Mart 2010) çıkması tesadüf. Ama Er Delice'ye cevap veriyor İlhan Selçuk. Biz de kendi cevabımızı verelim:

Yanlış biliyorsun Sevgili Muhammed!
Türkler imanla, hoşgörüyle fethetmediler dünyayı. Silahla, kanla, canla, akılla fethettiler. Avrupa'yı, dize gelmeyen ulusları kılıcın gücüyle yendiler. İman, hoşgörü, maneviyat ise sonradan geldi.
Yani...
Kılıçla aldılar, imanla yönettiler.
Kanla aldılar, hoşgörüyle hükmettiler.
Can verdiler, maneviyatla sistemi kurdular.
Üç kıtaya hükmetmeyi böyle başardılar. Yoksa kimse biz daha fazla imanlıyız diye kapılarını açmadı.
İyi düşün, yanlışa düşme!

Read more...

5 Mart 2010 Cuma

Bir Postacı Hikayesi

Sevindiğim bir olayı anlatayım. Aslında sonucu bakımından şaşırdığım bir olayı. Dinleyin:

Bundan yaklaşık on gün önce yeğenim, içinde banka bilgilerimin de olduğu postayı getirdi. "Postacı yolda atmıştı, ben buldum" dedi.
"Nasıl olur," dedim. "Normalde her zaman evimize kadar gelen postacı niye böyle bir şey yapsın ki?"

Anneme sordum, "hemen hemen 2 aydır böyle yapıyor" dedi. İki aydır bize gelen kredi kartı ekstresi, telefon, internet faturası her neyse yola açık olan bahçe kapımızın hemen önünde bırakılıyormuş. En sonuncusu ise benimkisi oldu. Kredi kartı ekstrem ve banka hesap özetim.

Bunlar gizli bilgiler. Ekstre ne ise de banka özet bilgileri herhangi birinin eline geçmesi durumunda, eline geçen kişi biraz da uyanıksa, olumsuz sonuçlar doğurabilir. Başımı ağrıtması kuvvetle muhtemel...

"Şikayet et," dedi annem. "Git postaneye şikayet et!" Yok dedim, postaneye gitmeden de yaparım ben bu işi.
Oturdum bilgisayarın başına.
PTT'nin web adresini buldum, Google'dan.
Şikayet kutusuna aynen şunları yazdım, telefonumu da vererek:

"Posta dağıtıcılarından şikayetimiz var. Bize gönderilen hiçbir posta yaklaşık iki aydır elimize ulaşmıyor. Postalarımız daha önceleri ulaşabildiğine göre demekki adres bilgilerinde sorun yok! Postacımız, bize gönderilen bütün belgeleri yolda fırlatıyor ve bazen bu postalar birkaç gün sonra komşularımız tarafından bulunuyor. Bu belgeler içinde "geç kalınması durumunda mali külfet getirecek" belgeler de var. Bu sorunun bir an evvel çözülmesini rica ediyorum.."

Aynı mesajı bir de PTT'nin Iğdır Müdürlüğü'ne e-mail yoluyla gönderdim.
Birkaç gün bekledik.
Bir sonuç çıkar umuduyla...
Ancak kimseden ses seda yok!
Bize bu yönde ne bir telefon geliyor ne de bir mail...
Bu sefer daha ayrıntılı bir araştırma yaptım. PTT'nin Personel Daire Başkanlığı'nın ve Disiplin Daire Başkanlığı'nın e-posta adreslerini buldum. Aynı mesajı bu dairelerin tüm yöneticilerine yolladım. "Cevap gelmemesi üzerine ikinci mesajdır" diye de not düştüm.

Sonuç mu?
Sonuç pozitif.
Son mesajımın akşamının mesai bitiminde aradılar. "Sorun nedir?" dediler, anlattım. "Hemen yarın postacınızı size gönderiyoruz, gerekirse özür de dilettiririz" dedi telefondaki ses kapatmadan önce.

Ertesi gün postacı geldi.
Bir yanlış anlama olduğunu, kendisinin bize karşı bir husumetinin olamayacağını, bundan sonra bütün postaları da bizzat elimize ulaştıracağını söyledi. Sonra da özür diledi.
Biz de kendisini tanımadığımızı, bundan dolayı da kendisiyle kişisel sorunumuzun olamayacağını söyledik ve şikayetimizi geri çekeceğimizi bildirdik. Öpüştük koklaştık...
Sorun nihayetinde çözüldü.

Buradan bir sonuç çıktı.
PTT çalışıyor!.. Gerçekten de stres testini geçtiler. Eski vurdum duymaz PTT gitmiş, yerine sorun çözen, dinleyen, hatta özür dileyen, dinamik bir Ptt gelmiş.

Buradan iki de ders çıkıyor.
Iğdır, Iğdırmava belki Allah'ın nimetlerinin ulaştığı son nokta olabilir. Ama elimizde tüm bunları yok sayan bir alet var: Internet!..
İkincisi her kuşun eti yenmez!

Read more...

Ezberletilmiş korkular

Ermenilerin "Sözde Soykırım Tasarısı" tam adıyla ABD Temsilciler Meclisi Alt Komitesi'nden geçti. Şimdi Temsilciler Meclisi genel kuruluna gelip gelmeyeceği, gelirse oradan geçip geçmeyeceği merak ediliyor. Onlar merak ededursunlar, biz işin başka tarafına bakalım...

Önce şunu belirtmem gerekir ki tasarının onaylanmasından ben memnun oldum. Çünkü "yeter artık" diyorum. Çünkü bu tasarının "genel kuruldan" da geçmesi durumunda ne sonuçlar doğuracağını merak ediyorum. Ne yapabilirler, ne olacak, ne gibi yaptırımlar gelebilir hakikaten merak ediyorum. Bunları görmek istiyorum. Şimdiye kadar başımızda sallanan kılıcın gücünü gerçekten görmeyi arzu ediyorum. Korktuğumuz başımıza gelmeyecek, emin olun!..

Başka merak ettiklerim de şunlar: Bizim hükümetimiz, devletimiz buna karşı ne yapabilecek? Elinden ne gelecek? Karşı atağımız ne olacak? Argümanlarımız ne olacak? Bundan sonraki pozisyonumuz ne olacak? Tüm bunları görmek istiyorum. Çünkü kendimi bildim bileli bu "sorun" var ve bize hep ezberletilmiş sonuçlarından bahsediliyor. Bakalım bu sonuçlardan ne kadarı gerçekleşecek?

Ancaaaak...
Bu soruların cevaplarını bulacağımızı hiç sanmıyorum. Tasarı genel kuruldan geçmez, geçerse ellerinde koz kalmaz! Türkiye'yi parmaklarının ucunda oynatmak varken, bunu kaybetmek istemezler...

Read more...

28 Şubat 2010 Pazar

Genetik 2.0

Dünya, gelişmiş ülkeler bu konularla uğraşıyor. Onların kendilerine has sorunları yok mu? Var! Ama bu sorunlar onları bu bilimsel araştırmalardan alıkoymuyor. Siyasetçileri, bütçe planlayıcıları bilimsel ve teknolojik araştırmaların gerekliliğinin bilincinde. Ülkelerinin bununla kalkınacağını çok iyi biliyorlar.

Ya bizim ülkemizde? Ülkenin bütün parası, köşe bucak rantiyelere ayrılmış durumda değil mi? Koca koca bilim adamlarının ülkeden kaçması için her türlü muamele yapılmıyor mu? Evet! Eğer böyle olmasaydı bizde de şimdi değineceğim konular işlenmez miydi?

Gelişmiş ülkeler, geleceği Genetikte görüyor. Kendisine "önümüzdeki yıllarda en gözde konular" sorulduğunda Bill Gates "genetiği, biyolojiyi" işaret etmişti. Tıpkı bilgisayar programı kodlar gibi şimdi de biyolojik "özellik" kodluyorlar. Bunu da bildiğimiz DNA kodlarıyla yapıyorlar.

Bu girişten sonra New Scientist makalesine geçebiliriz:

Genetik kod 2.0: Hayat yeni bir işletim sistemine sahip oluyor

Genetik kodu kullanmanın yeni bir yolu bulundu. Bu yöntem proteinlere doğal yaşamda bulunmayan özellikler katmaya izin veriyor. Bu büyük buluş er geç yeni veya "geliştirilmiş" yaşam formları yaratmaya yol açacak ve bu formlar yeni materyalleri biyolojik dokularına uygun hale getirecek.

Varolan bütün yaşam formlarında, genetik kodun nükleotid denen 4 harfi, üçüzler olarak okunur, böylece her üç nükleotid bir amino asidi şifreliyor (oluşturur).

Bundan sonra böyle olmayacak. Cambridge Üniversitesi'nden Jason Chin ve ekibi, genetik kodu dörtlü olarak okuyacak şekilde, hücrenin makinesini yeniden tasarladılar.

Yaşamın şimdiye kadar kullandığı genetik kodda dört nükleotidin 64 olası üçlü kombinasyonu var. Bu genetik "sözcükler" kodon olarak adlandırılıyor. Her kodon ayrı amino asidi şifreliyor veya hücreye protein zinciri yapımını sonlandırmasını belirtiyor. Şimdi Chin'in takımı 256 boş dörtlü kodon yarattılar ve bu kodonlar şimdiye kadar hiç olmamış amino asitleri şifreleyebilirler.

Yeniden Tasarım

Takım bunu başarmak için, hücresel makinenin üç parçasını protein üretmesi için yeniden tasarlamak zorundaydı. Fakat orada da durmadılar. Takım, iki "yapay" amino asidi dörtlü kodonlarına atamaya yarayan, yeni genetik kodlarını da geliştirdi ve bunları protein zincirine entegre etti.

Chin, "Bu paralel çalışan genetik kodların başlangıcı demektir" diyor.

Not: 28 Şubat'ta SUgibiOL "inadına bilim" diyor!..

Read more...

26 Şubat 2010 Cuma

Internet'in Düzensiz Birlikleri

Geleceğin savaşları geleneksel orduların yanısıra siber ordular tarafından da yapılacak. Geleneksel ordulara aynı yolla cevap verebilirsiniz ancak siber saldırıları önleyecek bilgi birikiminizin olması gerekiyor. Örneğin normalde cepheden cepheye savaşlarda çok başarılı olan bir ordu, gerilla savaşlarında tökezleyebilir. Siber savaşlar da işte buna benziyor.

Siber savaşları hükümetler organize etmezler. Ama belli mi olur edebilirler de. Ancak genellikle bu savaşlar, gönüllü kişilerin/bilgisayarların katılımıyla gerçekleşir. Ne kadar fazla katılımcı o kadar güçlü saldırılar demektir.

Bu türde bir savaş son zamanlarda yaşandı. Newscientist'te bulduğum yazıyı alıntılıyorum:

8 Ağustos 2008. Rus tankları Gürcistan'a girdiler. İki gün boyunca Rus jetleri ve savaş gemileri eski Sovyetler Birliği şehirlerini bombaladılar ve limanlarını kapattılar. Savaşlardan aşına olduğumuz kareler -kana bulanmış insanlar, yıkık binalar- tüm dünyada TV ekranlarına düştü.

Bu arada, az bilinen bir savaş şekli de devam ediyordu (siberuzayda). Gürcü hükümetinin sunucuları, parlamento ve dış işleri bakanlığının web siteleri gönderilen sinyallerle kullanılamaz hale getirildi. Gerçek savaşla aynı anda gerçekleşen ilk internet saldırılarıydı bunlar.

Bu işte Rus hükümetinin de parmağı vardır ancak Jeffrey Carr, Inside Cyber Warfare kitabında bu durumun çok farklı olduğunu açıklıyor. Siber savaşlar bugüne kadar siber ordularca -en azından geleneksel anlamdaki ordular tarafından- yapılmadı. Carr'in dediğine göre bu türden savaşlara karşı hükümetlerin etkili savunma yapmaları çok zordur.

Gürcistan'daki saldırılar, örneğin, Kremlin'in süper bilgisayarlarından geliyor gibi görünmeyen saldırılar, düzenli PC'lerden ve laptoplardan geliyordu. Vatansever Rus gençlik örgütleri, kötü şöhretli Nashi'ler dahil, Gürcistan'daki fiziksel saldırıların başladığı gün "bilgi savaşları"nı da başlattılar.

Katılımcıların özel bilgisayar yetenekleri olması gerekmiyordu, stopgeorgia.ru sitesi, Gürcü hükümet sitelerini hedef gösteriyordu ve saldırmak için gerekli yazılımları sağlıyordu.

Read more...

25 Şubat 2010 Perşembe

Çinli bilimadamları: Google'a erişim kaybolursa araştırmalar yara alabilir

Google ve Çin bilim üzerinde savaşmıyorlar ama ikisinin arasındaki husumet ülkedeki araştırmacılar için olumsuz sonuçlara neden olabilir.

Nature News anketinde Çinli bilimadamlarının yüzde 84'ünün Google'a erişimin kaybolması durumunda, işlerinin "az ya da çok" zarar göreceğini düşündüklerini ortaya koydu. Tıpkı Amerikan meslektaşları gibi, Çinli araştırmacılar da çeşitli belge ve bilgileri bulmak için Google ve Google Scholar'ı (Türkiye'de Google Akademik) kullanıyorlar.

Nature'a açıklama yapan bir bilim adamı "Google'sız araştırma, elektriksiz yaşam gibidir." dedi.

Google Ocak ayında, server'larının saldırıya uğramasından sonra, Çin Hükümeti tarafından konulan sansür kurallarına uymayacağını açıkladı. Bu durumdan ötürü Mountain View şirketinin ülkedeki faaliyetleri durdurulabilir.

Google'ın ilk açıklamasından sonra, medya blogger'ı Robin Sloan, bilinen İnternet'in bölünme ihtimali üzerinde kafa yordu.

Sloan şöyle soruyor: Çin İnterneti paralel olarak mı büyüyor? Othernet (DiğerNet)?

Eğer olaylar bu yönde gelişirse, cidden global şirketler bilgiye ulaşmada sıkıntı yaşayabilirler.

Kaynak: wired.com

Bunlar da var:
- Google Çin'e karşı
- Bütün Hastalıkları İçeren Kitap

Read more...

24 Şubat 2010 Çarşamba

Uzun yaşamın sırrı ağaçlarda!

Ağaçlarda yaşamak uzun yaşamın sırrı olabilir - en azından evrimsel süreçte. Ağaçlarda yaşayan memeliler yerde yaşayan kuzenlerine kıyasla iki kat daha fazla yaşıyor.

Evrimsel biyologlar daha güvenli bir yaşamın hayvanların yaşam sürelerini uzattığını tahmin ediyorlar. Kuşlar ve yarasalar uçma özelliklerinden ötürü yırtıcı hayvanlardan kaçabiliyorlar, bu da onların ömürlerini uzatıyor.

Uçan hayvanlar gibi ağaçta yaşayanlar da kolaylıkla yırtıcılardan kaçabilirler. Ağaçta yaşamanın ömrü uzattığını görmek için Illinois Üniversitesi'nden biyolojik antropologlar Milena Shattuck ve Scott Williams, 776 memeli türünün yaşam süreleri hakkında veri topladılar. Böylece ağaçta yaşayan memelilerin maksimum yaşam sürelerinin karadaki benzerlerinden 2 kat daha fazla olduğunu keşfettiler.

Büyük memeliler küçüklerden daha uzun yaşamaya meyillidirler. Kinkajou (resimdeki) rakunların ağaçta yaşayan bir cinsi. Ve bir kaplanın 40'ta 1'i olmasına rağmen ondan daha fazla yaşıyor.

Kaynak: newscientist.com

Read more...

14 Şubat 2010 Pazar

Google Çin'e karşı

Çin Google'ı sansürleyerek halkının kendi denetiminden çıkmasını engellemeye çalışıyor. Yeni bilgiler, yeni üretim araçları demek. Yeni bilgiler geleneksel fabrika/sanayi metodundan uzaklaşıp hizmet/servis sektörüne kaymak demek. İşte bu da Çin'in iktidarını elinde tutan Komünist Parti'nin şimdilik en istemediği durum.

Google burada çok önemli bir misyonu üstleniyor. Bilgiye ulaşmayı kolaylaştırıyor ve herkesin o bilgiye erişmesini demokratik hale getiriyor. İnsanları özgürleştiriyor. Bilginin sadece belli bir alanda/zümrede toplanmasının önüne geçiyor. Google'ın bu özelliği, kapalı toplumları özellikle Çin gibi büyümeye çalışan devletleri korkutuyor. Kontrolün tamamen kendi ellerinden çıkmasını önlemek için ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. İşte bu yüzden Google ile Çin karşı karşıya geldiler. En sonunda Google, ülkedeki operasyonlarını durdurma restini çekti. Ve bu atışmada ABD de taraf oldu. Çin'i Google'la uğraşmaması gerektiği konusunda uyardı. Çin de ABD'ye kendisini internet sansürcüsü gibi göstermemesi gerektiğini söyledi.

Bu kavga tesadüfen ortaya çıkmış değil. İki dalganın (sanayi ve bilgi) birbiriyle çarpışmasıdır bu. Bakalım nerelere uzanacak? Hep birlikte göreceğiz.

Bu konuda okunabilecek iki yazı: Google Çin'e Meydan Okuyor
ve Pekin'in Geleceği Üzerine Bahis

Read more...

Danny Kaye ve Cem Yılmaz

Danny Kaye hakkında Türkçe bilgi bulamadım. Ben de kaynak oluşturmak adına biraz bilgi topladım. Özellikle televizyonlar için hazırladığı orkestra şovuyla küçük çocukları eğitme amacını duyduğumda böyle bir araştırmayı yapmak istedim. Çok sesli müziğin o zamanlar ABD'de ne anlama geldiğini bilmek önemli bence...

Danny Kaye:
Asıl adı David Daniel Kaminsky'dir. 18 Ocak 1913'te doğmuş, 3 Mart 1987'de de ölmüştür. Ukraynalı bir yahudidir. Ve dünyanın en tanınan komedyenlerinden biridir. Bir liseye kaydolur ancak buradan mezun olamaz. Daha delikanlı yıllarında "tummler" olarak çalışmaya başlar. (Tummler sözlüklerde "Catskill Mountains" tatil yörelerinde eğlence amaçlı gösteriler yapan kişi, olarak geçer. Bir nevi animatör.) Aslen bu animatörlükten gelen yetenekleri vardır. Aktörlük, şarkıcılık ve komedyenlik bunlardandır.

İlk filmini kısa komedi dalında (Moon Over Manhattan) 1935'te çekmiştir. Bununla birlikte 25'e yakın film çekmiştir.

The Cosby Show
, The Muppet Show, Peter Pan, Pinocchio gibi televizyon şovları yapmıştır. Bu şovlarla ABD'de herkes tarafından tanınmıştır. Özellikle küçük çocukların eğitilmesi amacıyla Danny Kaye'in popülaritesinden çokça faydalanılmıştır.

Özel hayatıyla ilgili olarak, hakkında homoseksüel ve biseksüel olduğu dedikodusu vardır. 1950'lerde Laurence Olivier ile 10 yıllık bir ilişkisi olduğu iddia edilse de bu durum sonradan yalanlanmıştır.

Türkiye'de Cem Yılmaz'ın orkestra şefliği yaptığı etkinlikle gündeme geldi Danny Kaye. Cem Yılmaz'ın bu hareketini ve yaptığı esprileri görünce Danny Kaye geldi akıllara.
Danny Kaye küçük çocuklara orkestrayı, çok sesli müziği sevdirmek amacıyla 1981 yılında "An Evening with Danny Kaye" adlı televizyon şovları yapmıştır. Çocuklar da gençler de her yaştan insan da eğlenirken çok şeyler öğrenmiştir bu şovlardan;
Çok sesli müziği, birden fazla enstrumanın olduğu bir topluluk çalarken her bir çalgının tınısını keşfedebilmeyi, onları birbirinden ayırt edebilmeyi, birbirleriyle uyumunu, her birinin kendine göre bir sırası olduğunu ve bunların belli bir kurala göre olduğunu, onları bir şefin yönetmesi gerektiğini, sesin arkalara ulaşması için hepsinin aynı anda çalmaları gerektiğini, demokrasiyi, sesini duyurabilmenin örgütler kurarak gerçekleştirilebileceğini, birin/bireyin tek başına bir şey ifade etmediğini, çok sesliliğin aslında bir kakafoni değil de uygun yönlendirilirse güzel bir ses çıkarabildiğini, kulağa hoş geldiğini...


Her ne kadar Cem Yılmaz'ın hareketleri ve esprileri ondan önce denenmişleri (özellikle Danny Kaye'i) hatırlatsa da insanlara, olsun, Cem Yılmaz da milletin dikkatini bu alana çekebilmeyi başarmıştır. Haberlerden öğrendiğim kadarıyla gösteri, yurt dışında müzik eğitimi alacak 2 öğrencisine burs verebilmek amacıyla Borusan Filarmoni tarafından düzenlenmiş.

***
İşte Danny Kaye'in "An Evening with Danny Kaye" şovundan bir kısım:


Bu da Cem Yılmaz'dan:


Read more...

12 Şubat 2010 Cuma

13'ün kutsallığı

Hepimiz bu sayıyın neden uğursuz olduğunu merak etmişizdir ve çoğumuz da kendini tatmin edecek bilgilere ulaşmıştır. Dünya tarihinde 13 sayısını ayrıntılı olarak inceledim ve sonuç beni M.Ö. dönemlere kadar götürdü. Tek tek 13 sayısının dünya sahnesini girişine bakalım.

Evet 13 sayısı Hırıstiyanlar tarafından uğursuz sayılan bir sayıdır.
Genel olarak bu inancın, Hz. İsa nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gittiği söylenmektedir.

O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Viking'lerin meşhur Tanrısı Odin ile Frigga'nın oğulları olup, Ay kraliçesi Nanna'nın da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer Tanrılar tarafından da çok sevilen Balder'i öldürür. Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya'dan Avrupa'nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa nın son yemeğine uygularlar.

Hıristiyan inancında ise Balder'in yerini Hz. İsa, Loki'nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlar'da akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.

İbraniler’e göre 13 sayısının uğursuz olmasının nedeni İbrani alfabesinin 13’üncü harfinin “mavet” (ölüm) sözcüğünün ilk harfi olan “m” olmasıydı. Hammurabi kanunları listesinde de 13 sayısı atlanmıştı.

13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.

Ancak Müslümanların 13 sayısı gibi takıntıları yoktur. Hatta 13 müslümanlar için uğurlu bile sayılabilir…
Hz. Muhammed 571 senesinde doğmuştur. 5+7+1=13
İstanbul 29 Mayıs 1453 Salı günü Türkler tarafından fethedilmiştir. 1453 tarihinin rakamlarının toplamı (1 + 4 + 5 + 3 =13) "on üç" eder.
Selahattin Eyyubi Haçlı seferlerinin on üçüncüsünde, onları kesin bir yenilgiye uğratmıştır.

Sanırım 13 sayısının asıl çıkış yeri kayıp kıta MU'dur. Nasıl mı?

Ve bir gün (12.000 yıl önce) yeryüzü cenneti Mu, Pasifik'in soğuk ve derin sularına gömüldü. Geride sadece okyanusun ortasına rastgele serpiştirilmiş gibi duran dağların zirveleri kaldı.
Meksika'daki Theotihucacan Palenk Mabedi Piramidi'nin duvarına kazılmış bir yazıda Mu'nun batışı şöyle anlatılıyordu:
"6 Kaan yılı, Zak ayı II Maluk günü başlayan korkunç yer sarsıntısı, 13 Şuen'e kadar devam etti. Mu kıtası Felakete kurban gitti. Mu ülkesi iki kere kalktıktan sonra bir gece çöktü, üstünü sular kapladı. Toprak birkaç defa havaya kalktı ve oturdu. Felaket, 64 milyon insanın ölümüne sebep oldu."
Mu, Zak ayının 13.Cuma günü batmıştır. O günden sonra "13" insanoğlunun uğursuz rakamı olmuştur.

Bu yazıyı neden yazdım? İşte onun nedenini de önümüzdeki yazılarda anlatmaya çalışacağım. Bu, ön bilgi olması açısından önemli bir girişti diye düşünüyorum.

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST