15 Aralık 2009 Salı

Ödevini yap!..

Kitaba devam...
Bilgi konusunda kitapta şöyle bir hikaye var. Onu da verdikten sonra bu hususu kapatıyorum:

Çin’deki bir Amerikan otomotiv fabrikasında şu deyiş asılıdır:

"Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır.
Ceylan en hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa öldürüleceğini bilir.

Afrika’da her sabah bir aslan uyanır.
Aslan en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa aç kalacağını bilir.
İster aslan olun ister ceylan,
Güneş doğduğunda koşmaya başlayın.
Bilgiye herkes eşit derecede ulaşabiliyorsa o halde diğerlerini geçmek istiyorsan, diğer herkesten çok çalışmak zorundasın. Diğer herkes uyurken sen çalışmalısın.

Ve şöyle devam ediyor:
Çocuklarımıza hep şöyle derdik: "Tabağındaki yemeği bitir, nice aç insan var dünyada." Artık şöyle dememiz lazım: "Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada".
Madem herkes bilgiye ulaşmada eşit, o zaman kim daha çok çalışırsa o öne geçecektir.
Acaba?
Bunu ayrı bir yazıyla irdelememiz gerekir. Bilgiye ulaşma hakkına herkes aynı oranda sahipse, neden o zaman Türkiye bilgi toplumuna dönüşemiyor?

Read more...

Bütün Hastalıkları İçeren Kitap

Bundan yıllar önce, sanırım 1998 yılıydı, bir gece annem çok hastalanmıştı. Elimizden bir şey gelmiyordu. İlk müdahale olarak yapmamız gereken hiçbir şey bilmiyorduk. Bu bana çok koymuştu ve tecrübeli bir doktor olan dayıma bir istekte bulunmuştum:

"Bana içinde bütün hastalıkları içeren bir kitap verebilir misin?"

Amacım, bundan sonra olabilecek vakalarda bir şey yapabilmekti. Küçük ve basit bir istekti bu. En azından evde yapılabilecek bir "ilk müdahale" öğrenmek istiyordum. Benim bu saflığım karşısında, dayım öyle bir kitap yok demişti o zamanlar.
İki yıl sonra evden internete bağlandığımı gördüğünde bana şöyle demişti:

"Hani sen dünyadaki bütün hastalıkların olduğu bir kitap istiyordun ya, işte sana İnternet! İnternette her türlü hastalığı bulabilirsin."

O zamanlar adres satırına kendi uydurduğumuz site adlarını, böyle bir site olabileceğini umut ederek, yazdığımız için (arama motorları yoktu daha) dayımın söylediği pek anlamlı gelmemişti. Bu sözün şifresini birkaç yıl sonra çözebildim.

Dünkü Posta Gazetesi'nin haberini okuyunca bu anım aklıma geldi. Habere göre:

Bebeğini Google'la doğurttu

İngiltere’de güvenlik görevlisi Leroy Smith (29), 9 aylık hamile eşi Emma’nın (25) doğum sancıları tutunca ne yapacağını şaşırdı. Emma’nın sancıları sıklaşınca Leroy eşini hastaneye götürmeye vakit bulamadı. Internet’e girmeyi akıl eden Leroy, arama motoru ‘Google’a ‘Bebek nasıl doğurtulur?’ diye yazdı. Leroy buradan ulaştığı bir internet sitesinde verilen talimatları yerine getirerek eşini doğurtmayı başardı.

Anne ve bebeğin sağlık durumu iyi. Leroy yaşadıklarını “Hayranlık uyandıran bir tecrübe oldu” diye anlattı. Emma ise “Kocam harika bir iş çıkardı” dedi.
Böyle bir haber günümüzde artık sıradanlaşmıştır. Ancak küreselleşmeyi, bilginin gücünü anlatmaya başlamamdan dolayı, üstüne bu haberi okumak manidar oldu.

Dünyanın nasıl da küçüldüğünü, düzleştiğini ve bilgiye ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu görüyorsunuz değil mi?

Read more...

14 Aralık 2009 Pazartesi

Uzlaşalım, Ama...

Bir önceki yazımı neden yazdım? O girişi neden yaptım?

Son günlerde Demokratik Açılım, Kürt Açılımı gibi politikalar gündemde ya...
Ben de bir "bilgi çalışanı" olarak;
Bilginin bireyi nasıl özgürleştirdiğini...
Bilginin dünyayı nasıl demokratikleştirdiğini...
Herkesin her bilgiye ulaşmada nasıl eşit hale geldiğini...
Bildiğim için, buna tanık olduğum için...
Bir tarafım tüm "sahici" açılımlara destek verirken, bir yanım milli değerlerin yozlaştırılmaya çalışıldığını görerek isyan ediyor.

Demokrasi, insan hakları, kültürel haklar, özgürlük gibi "nereye çeksen oraya giden" kavramlara zaten şüpheyle bakıyorum. Bunların politikaya iliştirilmesiyle iyice kaypaklaştığını görüyorum. Ancak dünya Küreselleşme denen olguyu yaşıyor. Ben de ülkemin bu süreç karşısında ne tavır alacağını, onun karşısında mı yoksa yanında mı olacağını anlamaya çalışıyorum.
İşte böyle bir çabadayken okuduğum bir kitaptır, Dünya Düzdür.

Kitapta özetle Küreselleşmeye entegre olmanın kaçınılmaz olduğu vurgulanıyor. Karşısında duranları ise ezeceğini anlatıyor. Ve şöyle bir şerh koyuyor:

Ancak düzleşen dünyanın da kendine göre sürtünme noktaları ve çelişkileri vardır. Pürüzsüz bir küresel dünya önündeki bazı engeller gerçekten israf kaynağı ve yitirilmiş fırsatlardır. Fakat bazıları da kurumlar, alışkanlıklar, kültürler ve gelenekler gibi toplumu bir arada tutan ve hepimiz için gurur kaynağı olan manevi değerlerdir.

Tabi ki en büyük sürtünme noktası her zaman kesin hudutlar ve kanunlarıyla ulus devlet olmaktadır.

Düz dünyada siyaset, hangi değerleri ve sürtünme noktalarını (kırmızı çizgileri) koruyacağımıza, hangilerinden vazgeçeceğimize karar verme sanatı olacaktır.
Biz de kitabın sıkça üstünde durduğu bu argümanlardan hareketle diyebiliriz ki, sorunları siyaset, uzlaşma, ikna yoluyla çözebiliriz.
Bu sözüme ben de bir şerh koyuyorum ve "Ancak" diyorum:

"Uzlaşma siyasetinin işlemesi için karşıda da hakikaten uzlaşmayı, ikna olmayı bekleyen birilerinin olması gerekir. Size taş atan birini ikna etmeye çalışamazsınız. Eğer buna kalkışırsanız kafanıza taşları yer, yerinize oturursunuz."

Read more...

13 Aralık 2009 Pazar

Dünya Düzdür

Thomas Friedman'ın Dünya Düzdür kitabı bu seride okuduğum üçüncü kitap. Bu seriden; küreselleşmeyi anlatan, dünyayı anlamlandırmaya çalışan, insanlığın geçirdiği evrimi tespitleyen ve geleceğin nasıl kurgulanacağını öngörmeye çabalayan kitapları kastediyorum. Diğer iki kitap da Alvin Toffler'in "Üçüncü Dalga" ve "Şok" kitapları. Her birinden müthiş keyif aldım ve oldukça bilgilendim.

Bu kitabı araştırırken kitapgazetesi.com'un kitap hakkındaki eleştirisini okudum: "Thomas Friedman Dünya Düzdür’de günlük gazeteleri dikkatle takip eden sıradan bir okur-yazarın bilmediği hiçbir şey söylemiyor." Bana göre kısmen doğru ancak çok abartılı bir söylem. Çünkü teker teker bilgilerden; günümüz dünyasında insanlığın nasıl olup da buralara geldiğini ve nasıl bir süreçten geçtiğini anlayabilecek nitelikli/kaliteli okur sayısı çok azdır. Hele ki eleştiride bahsedilen "sıradan okur yazar"ın anlaması mümkün değildir. Böyle bilgileri derleyen ve onları anlamlı bir bütün haline getiren kitaplar günümüzde yok satıyorlar. Ve böylece günümüzü özetleyen "entegre etme" kavramının da içini dolduruyorlar.

İşte Dünya Düzdür'de tıpkı diğerlerinde olduğu gibi dünyanın gelişimini anlatan bir kısım:

Günümüz dünyasının en belirgin tanımlarından biri olan Küreselleşme aslında üç büyük dönemden oluşmaktadır. Küreselleşme I adını verebileceğim birinci dönem 1492’de Kristof Kolomb’un eski dünyadan yeni dünyaya yelken açmasıyla başlayıp, 1800’lere kadar sürmüş ve dünyayı Büyük Boy’dan Orta Boy’a küçültmüştür. Bu dönemin önde gelen unsurları ülke ve ülkenin sahip olduğu güçtü (insan gücü, beygir gücü, buhar gücü). Ülkenin gelişmişlik düzeyi bu güçlerin en yaratıcı biçimde nasıl kullanıldığına bağlıydı. Küreselleşme I’de birinci soru şuydu: “Ülkem, küresel rekabetin neresinde? Ülke olarak nasıl küreselleşip başka ülkelerle işbirliği yapabiliriz?

1800’lerden 2000’e kadar süren
Küreselleşme II, dünyayı Orta Boydan Küçük Boy’a küçültmüştür. Bu dönemde küresel entegrasyonun arkasındaki dinamik güç çok uluslu şirketlerdi. Hollandalıların ve İngilizlerin başını çektiği ve sanayi devrimiyle gelişen bu çok uluslu şirketler pazar ve işgücü bulmak için dünyaya açılmışlardı. Dönemin birinci evresinde buhar makinaları ve demiryolları ulaşım maliyetlerini düşürmüş, ikinci evresinde ise telgraf, telefon, PC, uydu, fiber-optik kablolar iletişim maliyetlerini azaltmıştır. Mal ve bilginin kıtadan kıtaya kolayca ve hızla iletilebilmesi sayesinde gerçek küresel ekonominin doğuşu ve olgunlaşması bu evrede olmuştur. Bu dönemde en önemli soru şuydu: “Şirketim küresel ekonominin neresinde? Şirket olarak nasıl küreselleşip başka şirketlerle işbirliği yapabilirim?

2000 dolaylarında yepyeni bir döneme girdik:
Küreselleşme III. Küreselleşme III dünyayı hem Küçük Boydan Minik Boy’a getirmekte hem de oyun alanını düzleştirmektedir. Küreselleşme I’in arkasındaki dinamik güç ülkeler, Küreselleşme II de şirketler iken küreselleşme III de BİREY olmuştur. Bunu sağlayan, fiber optik şebekeler ve çok çeşitli yazılımlardır. Şimdi bireyler kendilerine sorabilirler ve sormalıdırlar da: “Ben küresel rekabetin neresindeyim? Küresel düzeyde başkalarıyla nasıl işbirliği yapabilirim?

Küreselleşme I ve Küreselleşme II’nin esas aktörleri Avrupalı ve Amerikalı ülkeler,
şirketler ve kaşiflerdi. Ancak dünyayı hem küçülttüğü hem de düzleştirdiği için Küreselleşme III’de Batılı ve beyaz ırktan olmayanlar da (birey veya şirket olarak) oyun alanına girmekte ve güçlenmektedirler. İletim ve iletişim sorunları ortadan kalktıkça oyun alanı, daha doğrusu dünya düzleşmiştir.

Ulus-devletin ve Sanayi Devriminin doğuşu gibi kökten değişimler
bireylerin rolü, kadınların rolü ve hükümetlerin rolü ve şekli; yenilik, savaş ve iş yapma şekli; eğitim, din ve sanat yaklaşımları ve bilimsel araştırmalar üzerinde derin etki yapmıştır. Uygarlık büyük bir değişim geçirdiğinde tüm dünya sarsıntı yaşar. Ancak bundan önceki değişimlerle yenisi arasındaki köklü fark vardır: yayılma hızı ve derecesi. Gutenberg matbaayı icat ettikten sonra baskıya geçiş onlarca yıl sürdü ve uzun bir süre gezegenin yalnızca küçük bir kısmında gerçekleşti. Sanayi Devrimi de öyle. Oysa düzleşme süreci ışık hızıyla yayılmakta ve gezegenimizdeki pek çok kişiyi doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Yeni döneme geçiş ne kadar hızlı ve yaygın olursa sarsıntı da o kadar büyük olacaktır.

Buradaki Küreselleşme adımlarını Alvin Toffler Birinci, İkinci ve Üçüncü Dalga diye adlandırmıştı. Yazı çok uzun oldu ancak muradımı anlatabilmem için de bunları vermem gerekiyordu. Bir sonraki yazımda neden bu konulara girdiğimi anlatmaya gayret edeceğim.

Read more...

10 Aralık 2009 Perşembe

İçindeki güç...

Çok enteresan bir durum var. Büyüme, doğum ve ölüm arasında geçen süre olarak adlandırılmaktadır. Farklı tanımlar da var; ama hepsinin vermek istediği anlam "İki süreç arasında geçen zamandır."
Geçen bu süreç içinde kişi, yaşamın zor şartlarında ayakta kalmak için bir tür mücadele vermektedir... Her şeyin bedava olduğu tek yer ise bin beş yüz yıldızlı "anne karnı" otelidir. Düşünebiliyor musunuz beslenmek için, nefes almak için bile enerji harcamak yok. Ama ne yazık ki bu rahat yaşam dokuz ay gibi bir sürede sona ermektedir.
Ya sonra mı?
Dünyaya mükemmel bir canlı olarak gelmekteyiz. Buraya kadar her şey güzel, önemli olan da bundan sonra içimizdeki gücü ortaya çıkarmaktır.

Yaşamak için, fizyolojik ihtiyacın yanı sıra psikolojik ihtiyaçlara da gereksinim vardır. Ne yazık ki psikolojik ihtiyaçların yani iç dünyamızın görkemi göz ardı edilmesiyle, bir yaşam sürdürülmektedir. Yaşamda her iki durumu bir arada sürdüren bireyler var; ama bu sayı çok azdır. Çünkü bu insanlar yaşamla gerçekten barışık olan insanlardır. Çevremdeki insanlarla mümkün olduğu kadar yakın ilişkiler kurmaya çalışırım. Onların yaşama bakış açısı benim için çok önemli. Meraklı olduğumdan değil, onlarla aynı dünyada ve aynı toplumsal ortamda yaşadığımdandır. Genelde tek boyutlu bakış açısıyla karşılaşıyorum.

Yaşam onlar için belli bir seviyeye gelip, refah düzeyi yüksek bir hayat yaşamaktır. İş, para, meslek, çocuk, aile, kariyer vb. birçok şey kişinin yaşamasına mutluluk vermektedir.
Yaşam ancak bu şekilde yaşanırsa anlam kazanırmış. İnsanoğlu o kadar mükemmel bir donanımla dünyaya geliyor. Bu mükemmel donanımı fark etmeden ömür sonlandırıyorlar. Oysa günümüz dünyasında bireyin kendisini gerçekleştirmesi için inanılmaz imkanlar var.
Teknolojinin sınırsız gücü bireyin kendini tanımasında birçok kolaylıklar sunmaktadır. Bu kadar fırsat ellerimizin arkasıyla geri tepiliyor.

Doğu felsefesinde insanın içindeki gücü bakın nasıl anlatmışlar:

"Doğuda, binlerce yıl önce, dünyadaki her insanın bir tanrı olduğuna inanılmış. Ama insanoğlu elindeki güçleri istismar etmiş. Bu sefer ortaya,"Tanrılık" gücünün nereye saklanacağı sorunu çıkmış. O güç tüm insan yetilerinin, potansiyellerinin ve şan şerefinin kaynağı olan güçmüş.

Birinci danışmanı, "Yere derin bir çukur açıp, tanrılığı oraya gömsenize..." demiş. Büyük Tanrı, "Olmaz" diye karşılık vermiş. "Eninde sonunda biri kazar, onu orada bulur."

İkinci danışmanı, "Benim bir fikrim var" demiş. "İnsanlığın bütün gücünü en yüksek dağın tepesine koysak?" Büyük Tanrı onu da reddetmiş. "Olmaz", "Sonunda oraya da birileri tırmanır, gücü orada bulur." demiş.

Bu sefer üçüncü danışman konuşmuş: "Onu dünyanın en derin okyanusunun dibine koysak ya?" demiş. Büyük Tanrı onu da, "Olmaz" demiş. "Gün gelir, birisi okyanusa dalıp onu orada bulur."

Bunu söyledikten sonra durup düşünmüş. Birkaç dakika sonra bilgelik içinde konuşmuş. "Çareyi buldum. Bu olağanüstü güç kaynağını, görkemi ve şan şerefi gezegendeki her insanın yüreğinin içine koyacağım. Oraya bakmak akıllarına gelmez."

Read more...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Kanadı Kırık Kuş

Söyle o kanadı kırık kuşa: "Gezdiği diyarlarda aşk acısı çeken hiç gördü mü?" "Aşkı uğruna yanıp kül olana hiç rastladı mı?"

Kanadı kırık kuş, sanki konuşmaya hasretmiş gibi başladı tek tek anlatmaya:

Öyle aşklar öyle aşıklar gördüm ki varlığımdan korktum. Leyla'sının gül tenine dokunamayan Kays'ı gördüm. Gördüm de mihnetime sığındım. Yüreğim terk edip, ruhumun yangınına teslim etti. Zavallı biçare halime acıdım. Ah Kays! Seni senden eden bu aşka etmez miydi insan isyan? Şükürlerle yola düşmek de neydi öyle? Sorarım sana Leyla: "Hiç mi düşünmedin, cennetti kaybetmek uğruna Kays'a tutulmayı?"
Gelişinin gidişinden farkı olmadığını söyledi.
Kays'ı sonsuz aşk için kaybetmişti. O artık Mecnun'du. Çöllerin yaralı yüreği...

Kanadı kırık kuş gözlerinden iki damla yaş akıtarak devam etti konuşmasına. Dedi ki: Dillere destan Kerem ile Aslı gördüm, od düştü yaradanın yarattığı bedene. Yandım kül oldum, külümden ben oldum. Kerem değil ben yandım, bin defa milyon defa...
Sadece ben yandım, aşıklara can veren yürekler yandı.

Kanadı kırık kuş sustu. Uzun bir süre sessizliğini korudu. Anlaşılan takati kalmamıştı. Devam etti konuşmasına. Dedi ki: "Gözümün görmediği güzelliği gördüm. Ben o ahuyu gördüm de bittim. Bittiğim yerde de Ferhat'ı gördüm. Dağ dayanmadı onun aşkına, Şirin nasıl dayansın?"

Kanadım kırık değil; sadece kalbim kırık. Ben de çok sevdim ve de çok sevildim. Ama kapıldım dünya saltanatına yok saydım aşkı... Aşkı görünce sarıldım aşkıma. Gece gündüz aradım bulamadım aşkımı. Meğer gönül dediğin sırça saraymış, bir kez kırıldı mı bir daha asla tamir olmazmış.

Masumiyetin safça yaşandığı gökyüzüne tövbe ettim."Mutluysan kanatların vardır, mutsuzsan kanadı kırık kuş misalisin."

Read more...

8 Aralık 2009 Salı

Sahip oldukların aslında sahip olmadığındır...

Her insan çığlık atarak dünyaya gelir. Sevinç çığlığı mı yoksa korku çığlığı mı bilemeyiz. Anlam veremediği yeni hayatı tuhaf buluyor. Çünkü onun geldiği alemde her şey sistemli ve yaşayanlar mutlu. Neyse ki hala bir umudu vardı; çünkü ona can veren onu yalnız bırakmıyordu. Kafatasının ortasında yer alan boşlukla yani bıngıldak sayesinde geldiği alemle bağını korumaya çalışıyor. Tabi bedensel büyüme sonucunda bıngıldak gitgide küçülmeye başlıyor ve onu sahiplenen başka canlılarla yaşamaya başlıyor. Geldiği alem bıngıldakla birlikte sonsuzluğa gömülüyor, hem de bir daha hatırlanmamak üzere...


Dolaylı da olsa o da yavaş yavaş sahiplenmenin ilk basamağına adım atıyor. Artık onu yaratan "ilahi yaradan" değil de; onu yaradan anne-babası. Sahiplenmenin ikinci adımı da atılmış oldu. Sahipleneceksen görünmeyene, elle tutulmayana değil; görünene ve elle tutulana sahipleneceksin.

Kariyerin olacak, çok para kazanacaksın, evlerin, yatların, katların daha birçok şeyin olacak ki sen mutlu olasın. Hayatta sahip olduğun her şey herkesçe görünen ve sayılabilen türden olacak. İlla el alem görsün diye bir şeylerin olacak.

Ama bir yerde unutulan bir şey var. Sahip olduklarının aslında hiçbirinin sahibi olmadığın.

Asıl sahip olduğun yüreğinde saklı kalan güneşin, mutluluğun, sevincin... Onlar saf haliyle hep ordaydılar ve hep de orda olacaklar. Sen ise onların orda olduğunu hatırlamayacaksın. Çünkü sen başka şeylere sahipleniyorsun.

Sahiplenmek güzel hem de çok güzel bir şey; ama sahipleneceksen içindeki güzelliklere ya da ne bileyim denizin maviliğini sahipleneceksin.

Sevgili Can Yücel'in "Bağlanmayacaksın" şiiri bu temayı bakın ne güzel anlatmış:

Bağlanmayacaksın
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.

Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim" diyeceksin.

Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeylere ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.

Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

Read more...

5 Aralık 2009 Cumartesi

Sana bir de dinleyen lazım

Size çok şey anlatmak isterdim, oysa beni dinleyecek kimse göremiyorum. Sözüm gümüşse gidişim de altındır. Ben zaten bildiğim kadarını biliyorum, ihtiyacı olan siz dinleyin ki beni, alasınız dağarcığınıza yeni bir dünya.

Çok doğru ilim nerde siz nerdesiniz, size gerek dedikodu bana gerek susmak. Acırım mezara gidecek bu bilgiye, yanarım sizin çaresiz oluşunuza. Açın bakın gözlerinizi, ne olup ne bitiyor diye. Birileri gelmiş oturmuş tahtınıza, siz kendi tahtınıza hizmet etmeniz gerekirken, etmişsiniz tahtınızdaki yabancıya. Yazık etmeyin kendinize, çıkıp otursana o güzel tahtına...
Doğru ortada taht mı var da siz oturmadınız. Kızmayın bana ben yine derim oturun tahtınıza. Ama benim taht dediğim gönül tahtıdır. Gönlünü aç gönder gitsin fenalıkları, bırak kalsın güzelliklerini.
Her şey mal mülk değildir dostum. Asıl zenginlik içindeki zenginliktir. Sen boşuna mı geldin bu dünyaya, seni yaradan yaratmıştır bir nedeninle, lazımsın sen bu dünyanın işleyişine.

Kızmayınız bana, ben gerçekleri söylüyorum, diyorum ki: Senin içinde öyle bir güç var ki; önce karanlığı sal sonra aydınlığa koş; ama sen benim seninle alay ettiğimi düşünüyorsun. Benden bu kadar...

Yok ise nağmeni dinleyen guş
Nefes-i israf eyleme mekan-ı terk et.

(Seni dinleyen kulak yok ise; nefesini boşa tüketme, mekanı terk et.)

Read more...

29 Ekim 2009 Perşembe

Çok yaşa Cumhuriyet!

Cumhuriyet...
Açık ya da gizli, her zaman olduğu gibi, bugün de seni rahat bırakmayacaklar...
Bugün de en kahpe küfürlerini savuracaklar o pis ağızlarından...
Senin en mutlu günün onların en berbat günü olacak...
Olsun...

Cumhuriyet...
Hataların olmuştur elbet.
Biz seni "günahlarınla sevaplarınla" seviyoruz...

Cumhuriyet...
Bugün 86 yaşına bastın...
Doğum günün kutlu olsun...

Read more...

25 Ekim 2009 Pazar

Kaçacak Kızlara KEK'li Tarif

Yaklaşık 10 gündür yazamıyorum. Önemli işlerim vardı. Şöyle ki;



İdirmava'da kızların kaçma olayları artmaya başladı. Geçen sene kaçma sayısı sadece 1 iken bu sene bu sayı 3'e çıkmış durumda. Yani bir senede % 200 artış!..

Tamam evlensinler, bir şey demiyoruz. Ancak bu işin de bir usulü var, erkanı var...

İşte tam bu yüzden SUgibiOL Blog bir sosyal sorumluluk projesi başlatıyor. Projenin adı "Kaçacak Kızları Engelleme Projesi." Bunu gerçekleştirmek için blogumuz öncülüğünde bir Facebook çağrısıyla "İdirmava Gençleri" toplandı. Ve bir komite kuruldu: K-KEK. Yani Kaçacak Kızları Engelleme Komitesi... Ankara'dan, İstanbul'dan ve Iğdır'ın değişik birçok yerinden gelen müzakereciler yapılan çok yoğun tartışmalardan sonra bazı kararlarda uzlaşmaya vardılar. Toplam 5 kararın (çok uçuk öneriler getirenler de vardı. Mesela, "grup üyeleri elele verip kaçacak kızın önüne set çeksin" diyenler çıktı. Bir arkadaşımız "gidenler gitsin, kalan kızlar bizdendir" diyerek öne atıldı, biz de onu bir daha gelmemek üzere dışarı attık.) alındığı toplantının sonuç bildirgesi şöyle:

Karar 1: Kaçmaya yeltenebilecek kızları tespit etmek.
Karar 2: Belirlenen kızları "normal yollardan evlenmeye" ikna etmeye çalışmak.
Karar 3: "İkna olmayan kızların hakkı kötektir" düsturunu uygulamaya geçirmek.
Karar 4: Kötekle uslanmayan kızların çeşitli derecelerde işkencelere tabii tutmak (Recm'e kadar yolu var).
Karar 5: Öldürmek. (Baktık olmuyor. Tüm ikna ve uzlaşma denemelerimize rağmen kızı gittiği yoldan caydıramadık, o zaman diplomatik yöntemleri bırakıyoruz. Pompalı tüfekle indiriyoruz kızı yere. Umarım buna gerek kalmaz).

Bu süreçte kızın ailesiyle temas kurup, onların da desteğini almamız gerekiyor. Bu şekilde kızları 7 gün 24 saat gözetim altında tutup, istikrarlı bir şekilde ikna çalışmaları yapmayı düşünebiliriz. Yani tüm bu söylediklerimizin meşruiyet kazanabilmesi için ailenin desteği şart. Yoksa herhangi bir girişim sonucunda kızdan "Ya size ne oluyor? Anam mısınız, babam mısınız? Ben istediğime giderim. Hiç kimseyi de tınlamam. O kadar!" gibi laflar yeme durumu ortaya çıkabilir.
Veya tamamen alakasız bir başkasından "Oğlum size ne? Elalemin derdi sizi mi gerdi?" türünden eleştirilere maruz kalınabilir. Bu yüzden iyisi mi ailesinin desteğini sonuna kadar almak. Sonradan çıkacak laf sokmalarda ABD gibi yapıp "Bizi Irak, pardon ev halkı istedi, biz de oraya refah götürmek için müdahale ediyoruz" diyebiliriz. Ya da Ecevit gibi "Biz oraya sadece kız tarafı için değil, erkek tarafına da barış getirmeye gidiyoruz" deyip ayar verebiliriz.

Sonuçta evlilik güzel bir olaydır. Biz kimsenin hayırlı işine çomak sokmak istemiyoruz. Sadece artık mahallemizde unutulmaya başlayan "kız isteme - kız alma - kız verme - Allah'ın emri, Peygamberin kavli" şeklinde gerçekleşen geleneksel yollardan evliliklerin olmasını arzu ediyoruz. Böyle bir şeyi sağlayabilirsek kızın düğününde en fazla göbek atanlardan olacağımızı da buradan deklare ediyoruz [Bkz. 1].

Tüm İdirmava kızlarına, kız sahiplerine ve İdirmava kızlarını kaçırmaya cüret edecek oğlancıklara bildiririz.

K-KEK
Kaçacak Kızları Engelleme Komitesi
adına
Tekin Sugibiol

[Bkz. 1]: Oğluna kızına borç olsun.

Read more...

15 Ekim 2009 Perşembe

Ben Çektim Başbakan Çekmesin!


Yahu Baykal, bırak naz etmeyi...
Bırak da hele bir otur başbakanın yamacına.
O kadar mektuplaştınız.
Onlara yazık etme bari.
Adam o kadar peşinden koştu.
Şimdi tam seni bulmuşken su koyveriyorsun, oldu mu şimdi?
Hem sen ne meraklı çıktın şu televizyona çıkmalara filan.
Neyse, sevgilini fazla bekletme de halledin şu meseleyi.
Ben çektim ona çektirme, yazıktır, günahtır.
Sizin mürüvvetinizi göreyim de neşeleneyim biraz.
Bildiğin şeyler be Baykal'ım.
Anlattırma milletin içinde şimdi.
Hadi...
Öptüm yanacıklarından...

Read more...

13 Ekim 2009 Salı

Kifayetsiz Teşebbüs

SUgibiOL:

Bilirsiniz...

Su bazen sürahiden bardağa dökülür. En berrak haliyle sana ulaşır. Sen de onu en müthiş susuzluğunla kana kana içer, cana gelirsin. Hayat kaynağın, yaşam reçeten haline gelir. Seni hayata bağlar.

Su bazen şırıl şırıl akan bir şelale olur. Geçersin karşısına. Ve en dayanılmaz ve en görkemli haliyle tüm ihtişamıyla akar. Gözün gönlün açılır, ferahlarsın. Tüm sıkıntılarını unutur, dalarsın suyun sesine, suyun güzelliğine. Kana kana izlersin doyana kadar.

Su bazen gürül gürül akan bir nehir olur. Önüne geleni sürükler, götürür bilinmeze. Etrafında oynayan minik Zeynep'in ayağı kayar, düşer suya. Götürür taa nerelere Zeynep'i. Kurtulamaz minik kız. En sevdiği şey olan su, kendisine mezar olur.

Su bazen kudurmuş bir tsunami olur. Denizden kabararak gelir ve hiçbir günahı olmayan canlıları alır altına. Herkesi. Değiştirir dünyayı, bozar biçimlerini her şeyin. Bir zamanlar üzerinde yüzüp keyiflendikleri deniz, kendilerini en olmaz zamanda yakalamıştır.

Gördüğünüz gibi, tüm bunların hepsi sadece bir şeyden kaynaklanmıştır: Su'dan... Ama suyun değişik formlarından gelir bu farklılıklar.

Niyetler çok önemlidir. Masanın üstünde duran suyun niyeti hayat vermek olurken, önüne gelen her şeyi sürükleyen suyun niyeti can almaktır.

İşimiz insanla olduğuna göre, konumuz da insandır. Dünyada yüzde yüz "iyi" veya yüzde yüz "kötü" insan yoktur. Herkeste bunlardan bir derece vardır. İyi olan insanda iyilik ağır basarken diğerinde kötülük ağır basar. Yani iyilikle kötülük birbiriyle kankadırlar, içli dışlıdırlar.

Su gibi ol! Bir emir gibi duruyor değil mi?
Su gibi olacaksın! Aslında emir gibi görünse de bir tavsiyedir hayata dair. Ve fazla da büyük bir tavsiye değildir. Öyle ahım şahım, hayatı çözmüş bir felsefe de değildir bana göre. Hayatta "mutlu" olmayı kendine adeta vazife edinmiş birinin küçücük bir düsturudur, ipucudur. Ama işe yarar çoğunlukla...

Bir kimsenin gerçek niyetini gayet iyi biliyorsanız, onun niyetinden eminseniz eğer, her zamanki (mevcut) bulunduğunuz durumu değiştirecek ve herkese niyetleri kabilinden mukabele edeceksiniz. Maksadım şudur: Size kötülük için yaklaşan birine -ne kadar iyi birisi olursanız olun- kötülükle karşılık vereceksiniz. Anladığı dilden...

Zamanla "su gibi ol" deyişini, anlamına uygun olarak şöyle de kullandığım oldu: Yazdığım yazılarda bir konuya sınırlanmadım, her konudan biraz biraz yazdım. Gün geldi spor yazdım, politikaya girdim; gün geldi ekonomi yazdım, teknolojiye değindim. Ama en çok da yaşamı yazdım: dostluğu, aşkı, anıları, tatilleri, otobüs hikayelerini, eylülü, Zuhal'i...
O yüzden tam da adına uygun oldu bu blog, su gibi yani...

Read more...

11 Ekim 2009 Pazar

Fotoğrafların anlattıkları

Dün imzalar atıldığında televizyon başındaydım. Törene öyle tesadüfen denk gelmiştim. Zaten ertelenme haberi geldiğinde de "bir numara var" demiştim kendi kendime. "İmzalar aslında atıldı, ertelenme haberi iç kamuoyuna yönelik" tezleri de Facebook'ta dönmeye başlamıştı bile.

Neyse, TV başındayken dikkat ettiğim şey bakanların yüz ifadeleriydi. Protokollerin ne içerdiğini henüz bilmiyorduk ama belki bu ifadeler bize bir ipucu verebilir diye düşündüm. (Yukarıda) Ermeni bakanın hayli sıkıntılı ve terli olduğu fotoğrafta görülüyor. Press yediği her halinden belli. Bizim bakan ise daha rahat görünüyor. Daha çok "isteyen taraf" gibi bir ifadesi var. Özellikle öyle bir poz vermiş de olabilir ama arkadaki Hillary Clinton'un ve Davutoğlu'nun Ermeni bakanın (Nalbantyan) yüzüne bakarak onu adeta neşelendirmeye çalışmaları, anlaşmaların içeriği hakkında biraz daha ipucu veriyor gibi...

Bu fotoğrafta da Ermeni bakanın zoraki bir gülümsemesi var sanki. Yanındaki kadın bakanın "hadi hadi gene iyisin" mıncıklaması ve biraz da Davutoğlu'nun teşvikiyle bir nebze olsun gülmeye çalışıyor...

Protokollerin içeriğini henüz bilmiyoruz. Kimin kimi ikna etmeye çalıştığı bence böylelikle fotoğraflardan ortaya çıkıyor. Yani Türkiye bu anlaşmayı Ermenistan'dan daha fazla istiyor havası alıyorum. Şimdilik fazla da yorum yapmak istemiyorum...

Read more...

6 Ekim 2009 Salı

Dostuma...

Evanescence'in My Immortal (sözleri de burada) şarkısını bilir misiniz? Çok meşhurdur, herkes bilir. Ben biliyorum. Çok da severim. Meğer şimdiye kadar boşuna dinlemişim bu güzel şarkıyı. Meğer ne çok şey kaçırmışım. Ta ki arkadaşım bu şarkıyı Facebook'ta gönderene kadar... Bir de altına şu notu düşmüş ki en can alıcısı da buydu zaten: Bu şarkıya ve bu sese hastayım. Hele şarkının çıkış hikayesini biliyorsanız...

Hemen şimşekler çaktı. Ne yani bu sevdiğim şarkının bir de kendisinden daha önemli hikayesi mi varmış? Sordum, "Neymiş ki" dedim, "hikayesi?" Anlattı arkadaşım en sabırlı gününden kalma haliyle:

"Bilinenin tersine bir aşk şarkısı değil bu. Mükemmel bir dostluğun sonucunda kaybettiği dostundan sonra hayata bağlanmaya çalışan birinin duyguları. İki çok yakın arkadaşın geçirdiği trafik kazası sonucunda birinin ölmesi ve diğerinin hayatta kalması ile başlıyor hikaye. Sağ kalanın ölümü kabullenemeyip ölen arkadaşın ardından çektiği acı var bu şarkıda. Ve de gerçek bir hikaye üzerine yazılmış bu sözler."

"İşte budur" diyerek bitirdi sözünü arkadaşım.
Bilirsin ben gerçek dostluk hikayelerini severim, diye de ekledi.
Evet, bilirdim...

Çok etkilenmiştim bu hikayeden.
Dosta, dostluğa çok önem veren biri olarak sarsmıştı beni açıkçası.
Her dinleyişimde aşka, aşk acısına dair yazılmış olduğuna inandığım şarkı başka bir türlü çıkmıştı karşıma.
Demek dinlerken ağlamaklı olduğum bu şarkı giden sevgiliye değil, bir dosta yazılmış.
Meğer biten bir aşkın ardından yakılan bir ağıt değil, dosta duyulan özlemmiş hepsi.
Bir dosta duyulan aşkmış...
Bir dostu, hayatının aşkı kadar sevmekmiş...

Peki...
Bir dosta bunları yazabilen, bunları düşünebilen, hatta üstüne bu kadar etkileyebilen biri, aşkı için neler yazmaz ki, diye düşünmeden edemiyorum.
Böyle birinin aşkı da bundan kat be kat daha yüce olmaz mı?
Olur tabii...

Read more...

2 Ekim 2009 Cuma

İkiyüz kırk

Serdar Turgut Severance Stories kitabı hakkında yazdı. Ben de özellikle Münevver Karabulut vakası gibi "kesik baş" konusu ile ilgili olduğu için merak ettim, araştırdım. Kitabın henüz Türkçesi çıkmamış. Ne zaman da çıkacağı hakkında bir bilgi bulamadım. Çıkarsa ilk alanlardan biri ben olacağım galiba. Çünkü tam da böyle bir şeyi istiyordum çoktandır.

Önce önsözü vereyim. Sonra anlatırım. Kitabın önsözünde İngilizce olarak şöyle yazılmış. Türkçeye çeviriyorum:

" *Başın kesilmesinden sonra, bir buçuk dakikalık bir bilinçlilik halinin kaldığına inanılıyor.

*Duyguların had safhada olduğu zamanlarda, insanlar dakikada 160 kelime konuşabilirler.

Görünürde birbirinden ilgisiz iki bilginin kesişmesinden esinlenilen bu kitabı Pulitzer ödüllü yazar Robert Olen Butler kaleme aldı. Tam tamına 240 kelimelik 62 küçük hikayeden oluşuyor. Hikayeler kafanın kopuşundan sonra aklın, düşünceleri ve duyguları aceleyle dile getirmesinden oluşuyor. Karakterler hem yaşamış hem de hayal mahsulleri. Bu son düşünceler ölüm üzerine hastalıklı ve korkunç düşünceler değil; hayata bir geri bakış fırlatma ve hayatın özünü yakalama gibi damıtılmış düşüncelerdir. "

Kesinlikle çok iyi düşünülmüş bir hikaye yazma fikri değil mi? Tamamen farklı iki bilgi ve bunlardan "esinlenilerek" oluşturulmuş hikayeler...

Ben de şu blog için 200-300 kelimeden oluşan hikayeler yazıyorum çoktandır. Bu sayıda kelimeden oluşan hikayeler olsun istiyorum ki yazdıklarım fazla uzun olmasın ve kolay okunsun. O yüzden yazdığım yazıların çoğunun harf ve kelime sayısına dikkat ediyorum. Yazıları telefonda yazdığım için bu bilgileri bilmem de kolay oluyor. Ayrıca bir fikri, bir düşünceyi sınırlı sayıda kelime ile (240) aktarmak da yazma yeteneğinin gelişmesi açısından oldukça faydalı. Bunu ben demiyorum, Stephen King diyor.

Bundan sonra da özellikle 240 sayısını aklımda tutarak yazmaya çalışacağım. Bakın ben de kitabın yazarından "esinlendim" bu yazıyı yazarken. Evet 240 kelimeden oluşmuş bu ilk yazımı yazmış bulunuyorum.
Bundan sonra böyle...

Read more...

26 Eylül 2009 Cumartesi

Eylülün adını koydum

Sineklere dokunmuyorum artık. Oysa bu yaz yatırmamışlardı beni hiç. Ve en azılı düşmanlarıydım onların..

Arıları öldürmüyorum kaç gündür. Yerde can çekişen bir arı gördüğümde içim cız ediyor, bir tuhaf oluyorum. Kendiliğinden düşüyorlar artık yerlere..

Arkada bağıra çağıra top oynayan çocuklara sinirlenmiyorum çoktandır. Gittim tanıştım onlarla hatta. Bir zamanlar bizim yaptığımızı şimdi onlar yapıyorlar. Cıvıltı gibi algılıyorum artık önceden gürültü sandığım seslerini..

Annemle babamın binbir gayretle yetiştirdiği bahçemizdeki yeşillikler daha bir anlam kazanmaya başladı. Salatalık ile domates daha bir tatlı geliyor insana. Kimsenin yüzüne bakmadığı acı bibere gün doğdu. Onu bile daha iştahlı yiyoruz bu günlerde. Patlıcanlar eski neşesinde değil. Yaprakları en hüzünlü hallerini takınmışlar. Başlarını indirmişler aşağıya..

Güneşi bile sevmeye başladım. Yakmasına aldırmıyorum artık. En olmaz sözleri saymıştım halbuki arkasından..

Üniversiteli çocuklar gidiyorlar okullarına. Bazıları yeni bir hayata atacaklar adımlarını, bazıları arkadaşlarına kavuşacaklar..

Babam bütün işlerini bitirdi. En verimli işleri bu yaz yaptı bence. Hayatımızı kolaylaştırdı.. Annem konservelerini yaptı. Doldurdu mutfağa. Beli ağrıyor. Arkasını güneşe dönüp oturuyor ağrısı hafiflesin diye..

Vali yolumuz bile arıyor o tantanalı günlerini. Şimdi bir çay içene üstünde mısır da veriyor Şehriyar'ın komşusu. Daha bir ay önce burnundan kıl aldırmıyordu oysa..

Ata da gidiyor. Neşesi terk ediyor evimizi, mahallemizi.. Alışmak istemedim bu sefer. Çünkü çok koymuştu önceki gidişleri..

Eylülün adı var bir tek, derdim..
Değilmiş..
Tanıdım Eylülü ben de..
Adını da koydum..
Ayrılık.. En sevdiklerimden ayrılıyorum yavaş yavaş bu ay..
Son dem.. Ve herşey son demlerini yaşıyor artık..

Read more...

20 Eylül 2009 Pazar

Google kapatılsın!

Last.fm ve myspace.com iki gündür kapalı. MySpace'le pek işim olmaz. Ama Last.fm'i kullanan ve hatta onunla ilgili yazan biri olarak fitil durumdayım. Bir süre önce Google'ın kapatılacağı haberi üzerine yazı yazmıştım. O girişimi ADD başlatmıştı. Ben de onları ağır dille eleştirmiş, Kemalizm'i kullandıklarını, onun arkasına sığındıklarını iddia etmiştim. Bazı arkadaşlarım da beni o yazımda "modaya uyduğumdan" eleştirmişti. Şimdi sıra diğer tarafta.

Birkaç ay önce malesef ki gene yazmıştım, iki yüzlülük üzerine.
Özgürlükleri savunuyor gibi gözükenler, saf aydınlar, liberal gazeteciler, hükümet yardakçıları bu "kapatılma" konusunda neden susuyorlar acaba? Hani her nerede olursa olsun özgürlükten, açılımlardan bahsediyordunuz? Ne oldu Allah aşkına? Başınıza saksı mı düştü yoksa? Niye döndürmüyorsunuz artık videolarınızı Facebook'ta? Bunlar sizi ilgilendirmiyor mu?

İşte tam da bundan yakınıyordum o yazımda. Sadece kendilerine demokrat, kendilerine özgürlükçü, kendilerine açılımcı olanları afişe ediyordum. Aslında amaçları sadece kendi isteklerini kabul ettirmek. Ve bunda da o "çok masum" insan haklarını, o "çok masum" demokrasiyi, o "çok masum" kültürel hakları filan kullanıyorlar.
Ben de diyorum ki; eğer tümüyle liberal olacaksanız, tüm sahalarda olacaksınız. Sadece türbana özgürlük derken, diğer alanlarda olup bitenlere gözlerinizi kapatmayacaksınız. Ve şöyle bir uç örnek veriyorum: Eğer eşcinsellerden nefret edip türbana sarılıyorsanız, işte o zaman bırakacaksınız cafcaflı özgürlük havalarını.

Neyse...
Twitter'da bu kapatma olaylarının tüm halk üzerinde etkisinin olması için Google'ın kapatılması girişimi bile öneriliyor. O zaman demiştim ya, Hükümet sıkıysa Google'ı kapatsın... şimdi diyorum ki keşke kapatsa da millet de "ne oluyor yahu?" diye sorsa artık...

Read more...

19 Eylül 2009 Cumartesi

Bir kitap nasıl çok satar? Formülü açıklıyorum

Bizde bir kitabın yüz binler satması başarı sayılır. Gazetelere dergilere haber olur. Günlerce yazılır çizilir. Oysa dünyaya baktığımızda bizim rakamların pek bir gülünç olduğu ortaya çıkıyor. Bir Harry Potter'ın ilk 24 saatlik satışının kusuratına bile yetişemiyor bizim tüm zamanların çok satanı. (Dan Brown'un "Da Vinci Şifresi" kitabı 51 dile çevrildi. 2009 başı itibarıyla dünya çapında 80 milyon sattı. Dan Brown’un ilk kitabı "Melekler ve Şeytanlar"ın ise şimdiye kadarki satışı 39 milyon. Harry Potter’ın son kitabı, İngiltere’de 24 saatte 2 milyon 652 bin 656 adet satarak en hızlı satan kitap rekorunu kırmıştı. Kaynak: Hürriyet).

Bizim Elif Şafak Türkiye'de tüm zamanların en çok satan yazarı. Yazdığı "Aşk" romanı tüm pazarlama faaliyetlerine rağmen şimdiye kadar 400 bin civarında sattı. Türkiye şartlarına göre bir başarı sayılabilir tabiki. Ancak bu rakam, çıktığı ilk günde 2 milyon 652 bin satan Harry Potter'ın kusuratına bile yanaşamıyor...

Peki bizde böyle satışlara nasıl ulaşılır?
Nasıl becerilir?..

İngiltere'nin nüfusu 51, bizimki ise 71 milyon. Biz daha fazla (nicel) olduğumuza göre, bu farkı bir: Nitelikli insan/okur kitlesi yaratıyor. İki: Merak...

Nitelikli okura kitaba para veren okur da diyebiliriz. O halde kitap satışlarının ekonomiyle doğrudan bir ilişkisi var. Korsan yayının yaygınlığı da bundan.
Ama bunu sadece ekonomiye de bağlayamayız. Gençlerin elinde son model telefonlar bulunuyor. Üstelik birkaç ayda bir de yenisiyle değiştiriliyor bunlar. O halde kitap olayını sadece "paraya" bağlarsak tespitimiz eksik kalır.

Alışkanlık önemli...
Yani okuma alışkanlığı...
Bu alışkanlığı da kişi başta ailesinden, okuldan, çevresinden edinir. Bazen de kişinin kendi çabalarıyla oluşur. Kitap gazete okuyan, okumayı seven bir toplum (Japonya'da sadece bir gazetenin günlük 10 milyon sattığını okumuştum.) olursak eğer, bizde de milyonları bulan satışlara rastlayabiliriz...

Bir de merak konusu var. Okurun bir kitabı alması için o kitabı müthiş merak etmesi gerekir. İnsanın başına ne gelirse meraktan derler ya, aynen öyle. Çok abartılı duruyor ama gerçekten öyle. En basitinden, sigara içenlere sorun nasıl başladığını, meraktan diyecektir. Merak insanı her mecraya sokar yani.

O zaman birileri lazım ki kitap basıldığında böyle bir merak ortamı yaratsın. İşte burada pazarlama kavramı girer devreye. Pazarlamacılar kitabı alır ve onu karşı konulmaz bir merak ambalajına sarar. Bunu da yapmak kolay değil elbet. Dünyanın en büyük pazarlamacılarının ABD'de olduğunu düşünürsek pazarlamanın kitap satışlarındaki etkisini daha iyi kavrarız.

Özetle diyeceğim şu: Nitelikli/değerli içerikli bir kitabın veya yazılı basımın çok satması, nitelikli okur kitlesi ve "herkeste" merak uyandıracak bir pazarlama stratejisi ile mümkündür.

Read more...

12 Eylül 2009 Cumartesi

Yağmacıyla benim oyum bir olamaz

"Benim oyumla çobanınki bir olmamalı" diyerek olayı simgeleştiren Aysun Kayacı vardı ya...Ne kadar da kızmıştım bu lafı duyduğumda. Nasıl olur da böyle bir söz edebilir diye içim içimi yemiş hatta bunun için bir seçim yöntemi önerisinde bile bulunmuştum. Olayı o kadar içselleştirmiştim yani.
"Çoban" lafı sembolikti ve bir zihniyeti temsil ediyordu.

Zoruma gitmişti işte.
Demokrasi vardı bir kere.
Küçümsenemezdi kimse.

Hey gidi Aysun Kayacı...
Ne kadar da haklıymış...

İstanbul'daki yağmayı görünce aklımdan gene O geçti.
Yağmacı çocuk herkesin gözünün önünde plazma televizyonu götürüyordu. Soranlara ise gülerek iki üç milyara "okutsa" iyi olacağını söylüyordu. Tam o sırada yanımda oturan ağbim "ama o senin değil ki şerefsiz" diye bağırıyordu.
Ne yalın ve ne kadar açık bir serzeniş değil mi?
Kendi malı olmadığı halde o televizyonu satıyor olması...
Başkasının malını satılığa çıkarması...
Başkasının felaketi üzerine mutluluk devşirmesi...
Ne hazin!

Bunlara her yerde rastlarsınız. Otobüste, kahvede, bulunduğunuz sokakta, oturduğunuz sitede, karşıki evde. Her yerde...
Her daim ülkeyi kurtarırlar.
Sürekli delikanlılıktan bahsederler.
Kimisi adam gibi bir koca bekler.
Moda ya, en "demokrat" kesilir, hükümeti seçerler...
Her yerde her zaman bunlar konuşurlar.
Internette en fazla bunlar yorum bırakırlar.
Çoktur sayıları anlayacağınız. Sesleri de çok çıkar bu yüzden.

Ben bunları yazarken haberdeki genç kız porselen takımını götürüyordu evine.
Sordular "ne yapacaksınız" diye. "Çeyizime" dedi.

Çok bunlardan. Her yerde...
Kaldır başını, etrafına bak. Göreceksin mutlak.
Ve Aysun Kayacı'ya hak vererek küçümseyeceksin muhakkak...

Read more...

30 Ağustos 2009 Pazar

Aleti tutan adam

Bacaklarımı tuttu.
İki yana açtı...

O ana kadar o duyguyu yaşamamıştım. Heyecanlıydım. Bir yandan da korkuyordum, nasıl olacak diye. İçimde bir yerlerde bir şeyler oluyor, ne olduğunu tarif edemiyordum.
Acımayacak demişti.
İnanmıştım.
Vermiştim kendimi ellerine.
Artık bütün güç ondaydı. Ne yapacaksa yapardı. Yapabilirdi. Önünde hiçbir engel yoktu.
Bir 'benimki' bir de o.
En kötüsü de hiçbir şey göremiyordum. Yani olan biten, gözümden ırak olacaktı. Müthiş bir acı duyacaktım ama bir şey göremeyecektim. Haksızlıktı bu. Ben hayatımın acısını yaşayacaktım, o ise bana mısın demeyecekti. O var gücüyle saldıracak, bense öylece uzanacaktım kıvrana kıvrana...

Uzattı elini orama.
Sıcacıktı.
Sonra bir alet...
Soğuk bir aletti. İçim bir ürperdi ki anlatamam. Zaten o soğukluk bile birazdan duyacağım ağrının ipuçlarını veriyordu. Titriyordum. Kontrol edemiyordum bedenimi. Gömmüştüm başımı yastığa. Alkol kokan yastığa!..
Ne olacaksa olsundu. Bitsindi bir an önce.
Alet çalışmaya başladı. İçimde hissediyordum hareketlerini.
Bir o yana bir bu yana.
Ritmikti.
Bir o yana bir bu yana...
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bana bir asır gibi gelmişti...
Tüm hayatım bir şerit gibi gözümün önünden geçiyordu.
Tüm hatıralarım bir bir canlanıyordu.
Bu hallere düşecek biri miydim? Hak etmemiştim oysa bunları. Ama elden de bir şey gelmezdi. Kaderimizde vardı bir kere. Yaşayacaktık. Çekecektik bu acıyı...
Aklımdan bunlar geçiyordu.
Aklımdan her şey akıyordu...

Şimdi sona yaklaşmıştık. Bana öyle geliyordu.
Alet baştaki gücünü yitirmiş gibiydi.
Bitmişti o enerjik hali.
Dinmişti o dinamik kuvveti.
Artık o ritmik hareketler kaybolmuş, yerini helezonik dairelere bırakmıştı.
Bir yere odaklanmış gibiydi.
Birazdan bitecekti her şey. Belliydi...

Evet şimdi bitti.
Aleti çıkardı oramdan.
Başımı çıkardım yastıktan.
Kurtuldum en onulmaz acıdan...
Gördüm elinde aletini tutan bir adam.
Gülümsüyordu umursamadan.
Kulağıma yanaştı birden:
Bitti işte! Kurtuldun o habis Basurdan...

Demokratik açılım, saçılım derken;
açıldım işte en olmazından.
Kahraman mı arıyorsunuz?
Elinde aleti tutan adam...

Read more...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Size abi diyebilir miyim?

İkinci sınıftaydım.
Her yıl olduğu gibi, o yıl da yurttaki odama yeni birini göndermişlerdi: Kazım.
Kazım Antepli. Tanıştık, muhabbet ettik. İyi bir çocuk.
Baktım bana 'siz' diye hitap ediyor. Ben de o zaman pek kibardım, aynı şekilde ona karşılık veriyorum. Ama bu böyle gitmez. Ondan bir sınıf üstteyim ve bir samimiyet sorunumuz var. Sonunda bana "size nasıl hitap edeyim" diye sordu nezaketle, "Abi dersem nasıl olur?"
"Kazımcım" dedim, "ne dersen de ama ben abi lafına öyle alışkın değilim. İyisi mi adımla çağır." Anlaştık. Sonradan bu diyaloğu pek çok yerde anlatıp eğlendik. Neden sonra ikimiz de öğrendik ki Kazım benden yaşça büyük! Hala bir araya geldiğimizde hatırlatır ve o zamanki tavrımı metheder, arkadaşlara.

Üçüncü sınıfta aynı olay bir kere daha başıma geldi.
Bu sefer Vahap yeni gelmiş. Birkaç da arkadaşı var. üç yaş büyüğüm Vahap'tan. Hemen öğrendim tabi, ne de olsa yurdun gediklisi olmuşum. Bana abi diyor, Vahap. Diğerleri demiyor. Bir gün Vahap'ın dikkatini çekmiş, sordu bana. "Sana abi demezsem kırılır mısın" diye. "Vahap" dedim, "eğer söylemek istemezsen şu andan itibaren başlayabilirsin. Darılmaca gücenmece olmaz. Ama bana abi demeye devam etmek istersen dördün sonuna kadar abi diyeceksin. Karar senin". Böyle dememin de nedenini açıkladım: "Abi dedikten bir süre sonra demeyi kesersen nerde yanlış yaptım diye içim içimi yer: Nerde hata ettim de bu çocuğun gözünden düştüm..." Vahap bana abi demeye devam etti. Çok güzel anılarımız oldu. Şimdi bile nerde görse aynı şekilde çağırır...

Velhasılı hiçbir zaman öyle abilik taslamadım kimseye. Zaten ailenin en küçüğü olduğumdan abi lafına alışık da değilim (ama her zaman 'Amca'yımdır, orası ayrı). İsteyen bana istediğini der. Yani bana abi diyen de demeyen de aynı değerde benim gözümde. Olayda da anlattığım gibi yeter ki tutarlı olsun. Bir süre sonra, abi demeyi kestikten sonra, kendimi kendime yedirmesin...

Nerden esti bu konu, bilmiyorum.
Yok ya, aslında biliyorum.
Bilmez olur muyum?
Amacım sadece, tamamiyle kendime ait bir alanda 'kişisel manifestomu' yayınlamaktı.
O da oldu gibi...

Read more...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Kitapyurdu okusun bunu!

Kitapyurdu.com'dan sipariş ettiğim kitaplar geldi. Kitapların hepsi "yazı yazma edimi" üzerine. Ve hepsi de birbirinden güzel. Elimde bulunan kitapları bitirip hemen başlamak için can atıyorum. Sanıyorum şimdiye kadar aldığım, Kaos kitapları hariç tabi, kitaplar içinde en faydalanacaklarım bunlar olacak. Bazılarına şimdiden göz gezdirme fırsatı bulabildim ve kesinlikle zerre pişman olmadım. İyi ki de almışım diyorum. Çok güzel saatler beni bekliyor. (Aldıklarımı sağ tarafa ekledim. En üst ilk beşi son siparişler.)

Kitaplarımın çoğunu Kitapyurdu.com'dan satın alıyorum. Tanıdıklarımı da oraya yönlendiriyorum. Kitapyurdu'nu tutmamın birkaç nedeni var. Bir kere fiyatlar kesinlikle piyasaya göre çok daha düşük. Rakipleriyle de aralarında fiyat farkı, öyle uçurumlar kadar olmasa da, var. İkincisi, web sitesinin kullanımı oldukça kolay. Birkaç farklı siteden yapmış olduğum alışverişler içinde en rahat ettiğim site bu. Üçüncüsü ve benim açımdan en vazgeçilmezi, sayfalar arasına koyulan ayraçlardan "fazlasıyla" gönderilmesi. Ayraç hastasıyım ve gönderilenlerden bir koleksiyon yapacak kadar ayracım var. Bu da beni müthiş sevindiriyor.
Üç tane yazdım ama daha fazla neden de sıralayabilirim, ufak tefek.

Kitapyurdu.com editörleri çok kibarlar. Her alışverişten sonra bir "müşteri memnuniyeti anketi" gönderiyorlar. "Olumsuzluk oldu mu?" diye soruyorlar. Ve önerilerimizi yazmamızı istiyorlar. Bu zamana kadar sadece anketi doldurup gönderiyordum ancak bu sefer farklı bir şey yapıp sorularını da yanıtladım. Blog'a da koyarım diye "öneriler" kısmını biraz uzun tuttum. Ve şöyle bir yazı döşendim:

"Şimdiye kadar sizden 13 kitap aldım ve toplamda bunlara yaklaşık 150 TL ödemiş bulunuyorum. Bazen diyorum, o kadar alışveriş yapıyorum, Kitapyurdu.com bir sürpriz yapar mı bu sefer acaba?
Ama yok! Tık yok!
Sadece bana değil ayrıca. Herkese!

"İlgi duyulan konular" başlığıyla bizden topladığınız bilgiler ve satın aldığımız kitaplardan hareket ederek, bu sürprizleri yapabilirsiniz. Böyle "kişiselleştirilmiş" hediyeler hem herkesin hoşuna gider hem de müşteri devamlılığını sağlamlaştırmış olur. Şahsen bana karşı böyle davranılması beni inanılmaz derecede mutlu edecektir. Özellikle sevdiğim bir konuda yazılmış bir kitabı hediye almak, sersemleyecek kadar etkilenmeme neden olabilir.

Bizlerden bunun gibi geribildirimler almanız, sizin müşteriye "daha iyi yaklaşım sergileme" isteğinizin göstergesidir. Şimdiye kadar "işime yaramış" olan kitapyurdu.com'a bu bildirimi yapmayı kendime bir vazife sayıyorum.
Bizlerden gelen, "nasıl olursa daha iyi olur" türünden yazılar, sizler için "gizli kalmış değerli bilgiyi" açığa çıkarmaya yarayan tavsiyelerdir. Sizin için nasıl bir "gözden kaçmış bilgiyi" ortaya çıkardım, bilmiyorum. Bu tavsiyenin aynısı veya benzeri daha önceden de yapılmış olabilir ayrıca. Ancak bu, özel olarak oturup da sizin için yazdığım bu yazının değerini kesinlikle düşürmez. Yazıda belirtilen gerçekliği hele, hiç değiştirmez!..
Düşünün...
Bir kere daha bile olsa, düşünün...

Sevgiler... "

Read more...

23 Ağustos 2009 Pazar

İsimle Bölme

Özdemir İnce'nin bir sürü kitabı var. Değerli bir çevirmen aynı zamanda. Kendisini takip etmiyordum önceden. Yazdıkları pek bir ilginç gelmiyordu. Ancak ben onu Simyacı romanında tanıdım ve sevdim.
Kitap tercüme etmek gerçekten zor iş. Bazen kitabın orijinali ne kadar enfes olursa olsun, tercümesi iyi yapılmazsa bir "katliam" ile karşılaşıyorsunuz. Motamot çevirilerden hiçbir şey anlamadığınız gibi, paranız da boşa gidiyor. Çeviri yapılan her iki dile de hakim olmak gerekiyor, bu yüzden. İkisinde de kitap yazabilecek kapasitede olmak lazım geliyor. İşte Özdemir İnce böyle biri. Simyacı'yı çok net ve akıcı bir dille çevirmiş. Okuduğunuzda gerçekten bir maharet simgesiyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Çokça imreniyorsunuz, az buçuk kıskanıyorsunuz...
Ancak...
Öyle anlar geliyor ki, "Keşke" diyorsunuz, "Bu yazar, hep edebiyat yazıları yazsa da biz de onu doyunca okuyabilsek..."

Özdemir İnce Hürriyet'teki, Bölünmenin göstergesi adlı makalesinde şöyle bir laf ediyor: "...Çevrenize biraz bakın: Bir genç kızın adı Sümeyye ise başı kesinlikle türbanlıdır. İsimler bile toplumun ikiye bölündüğünün en basit göstergesi..."

Özdemir İnce yanlış biliyor. Çok net bir tarif yapmış ama yanılıyor. Dediği gibi çevreme bakıyorum da bir arkadaşım geliyor aklıma. Ama bizimkinin başı türbanlı değil. Ama adı Sümeyye. Hatta isminin başında Ümmü'sü bile var. Yani her şey kitabına göre. Ama Sümeyye türbanlı değil.
E, nasıl olacak?
Tabii, nereden tanıyacak Özdemir İnce, bizim Sümeyye'yi.

Türban takmıyor Sümeyye.
Takması da gerekmiyor sırf adı öyle diye.
Ha, günün birinde takabilir, o ayrı.
Taksa bile kim ne diyebilir ki!..
Ama bugün takmıyor gayrı.

Ben bile kestiremezken...
Sümeyye bu.
Kalıplara sığmaz.
Ne zaman ne yapacağı belli olmaz.
Neyi giyineceği kimseyi bağlamaz.
Hele Özdemir İnce'yi hiç tınlamaz.

"Keşke" diyorum, "Özdemir İnce edebiyat yazılarına devam etse de biz de onu doyunca okuyabilsek..."

Read more...

21 Ağustos 2009 Cuma

Geleneğe uymak

Kazanma şansınızın kalmadığını fark ettiğiniz
anda yapılacak en rasyonel şey nedir?
Çılgınlık...

Oyun Teorisi, kararların rasyonel düşüncenin ürünü olduğunu varsayar. Duyguların baskın olduğu çelişkili durumlarda yetersiz kalır bu teori. İrrasyonel karar veren, teoriyi çökerttiği gibi karşı tarafı da çökertebiliyor.

Taraflardan biri en beklenmeyeni yaparsa ya da irrasyonel davranırsa ya da varolan geleneği bozarsa, bunları yapmayan taraf oyunu kaybeder. Oyunu kazanan taraf bunu bazen bilinçli olarak yaparken bazen tamamiyle tesadüfi yapar. Bazen de şartlar, onu, geleneği bozmaya zorlar. Alışılmışı yapmayınca da alışılmışa mahkum olanı mağlup eder.

Bu oyunlar en fazla savaş meydanlarında görülür. Savaşta oyun oynanır mı? Tabiki. Teori tamamen karar verme üzerine bazı şeyleri matematiksel olarak modellemeye, formüllere dökmeye yarıyor. Ve buna da matematikçilerin o çok sevdiği "oyun" adı konuyor. Karar Verme Oyunu da diyebiliriz bu teoriye aslında.
Mesela savaş stratejileri oluşturulurken, karşı tarafın beklemediği veya bekleyip de yapılmasını "çok salakça" bulduğu bir yönden saldırılması, iyi bir stratejik karardır. Karşı tarafın, diğer tarafın o hamleyi yapması halinde salak duruma düşeceği yanılgısı, kendi yenilgisine sebep olabilir. "Salakların" saldırmayı planladığı yönde hiçbir tedbirle karşılaşmaması, savaşın galibini belirlerken asıl salakların da kim olduğunu ortaya koyacaktır.

Geleneğe uymak, normal şartlarda hayatta var olabilmenin, yaşayakalmanın destekleyici (motive edici) unsurudur. Ancak savaşlar, bazı spor karşılaşmaları sıfır toplamlı oyunlardır (zero sum games). Sıfır toplamlı oyunlarda bir taraf kazanırken diğer taraf aynı oranda kaybeder. İşte bu gibi durumlarda geleneğe uymak kaybetmeyi getirebilir.

Read more...

16 Ağustos 2009 Pazar

Aşkın Abla

Kaldı mı böyle komşular?..

Ahmet Muhip Dıranas'ın uğruna methiyeler dizdiği komşusu Fahriye Ablası varsa, bizim de Aşkın Ablamız var... Muhip Dıranas, Fahriye Ablasını, onu gözden kaybettikten sonra dökmüştür şiirlere. Ben ise henüz yanıbaşımızdayken, bizlerleyken yazıyorum Aşkın Ablayı. Ve şöyle sesleniyorum, Dıranas'ı çatlatırcasına: Ne iyi komşumuzsun sen Aşkın Abla!..

Vermek... Paylaşmak...
Ne güzel duygulardır değil mi bunlar?
İnsan hele de karşılık beklemeden yaptığında daha bir anlamlı oluyorlar değil mi?
Verilen şeyin miktarı ne olursa olsun ya da neyi paylaşıyorsa paylaşsın, önemli mi?
Önemli olan bu duygulara sahip olmak, değil mi?
Bunların verdiği mutluluğa ulaşmak...
Önemli olan bu...

"Bencilliğin çirkinliği, paylaşmanın asaleti..." diyor ya Orhan Ağbimiz, aynen öyle. Paylaşmak asalet istiyor.
İşte Aşkın Abla da böyle biridir.
Asaletin kralıdır!..

Canınız tatlı çekti diyelim. Çarşıya da çıkamıyorsunuz. "Bu saatte kim gider?" diye düşünüyorsunuz. Ama can işte bu, sıkıntıda. İmdada yetişir Aşkın Abla. Tam da bu sıralarda gelir tavuk göğsü, el yapımı dondurmaları, kurabiyeleri, elmaları...
Bir şeyin marjinal faydası bu kadar mı yüksek olur, bu kadar mı değerli?..
Bir şeyin değeri, o şeye ihtiyacınız olduğunda daha da artar ya, o hesap bizimkisi de.

İşte o zaman diyecek söz bulunmaz. Duygular kelimelere sığmaz. Evin gündemine oturur bir anda, bir daha da çıkmaz.
"Vay be"ler durur, "Helal olsun"lar başlar.
Sözcükler havada uçuşurlar.
Herkes bir şeyler söyler onun hakkında.
Nasıl da iyi olduğundan, hamaratlığından dem vurulur. Ev kadınlığı övülür, insancıllığı, merhameti anlatılır. "Düzgün"lüğü, çocuklarına nasıl da güzel annelik yaptığı anlatılır.
Anlatılır... Anlatılır...

Evet, yine o günlerden birindeyizdir.
Ve yine Aşkın Abla tam zamanında yetişmiştir.
Duygular sel olup gönüllere akmıştır.
Kimimiz kendince şiir bile yazmıştır.

Severiz biz de onu, çokça sayarız.
Aşkın Ablanın teline toz kondurmayız.
Kaldı mı böyle komşular derken...
Evet, işte Aşkın Ablamız!..

Read more...

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Nicel Meşruiyet

Geçen haftalarda Facebook'ta bu başlığı yazmıştım profilime. Tam da beklediğim gibi bir tek Atacan yorum bırakmıştı. Yani anlamıştı derdimi. Şöyle bir diyalog geçmişti aramızda:
(A- Atacan, S- SUgibiOL)

A- Nitel Meşrutiyet :)
S- Nitel monarşi bile yeğdir :)
A- Cumhura muhalefet kuvveihatadandır...
S- Cumhurun her isteği meşru sayılamaz...
A- Cumhur o zaman "devrimini" yapar. Cumhur kendine meydan okutmaz.
S- Yapar ama her devrim "hayırlı" olmaz. Hayırlı lafzının yerine isterseniz "Rasyonel"i de koyabilirsiniz.
...
S- Bunun devamını bloglar üstünden yürütelim, Face yeterli olmuyor...

Son sözümü yerine getiriyorum şimdi. Ancak öyle uzun uzadıya değil. Biraz araştırılırsa bu konuda din kitapları da çok şey söylemişler aslında. Yani çoğunluk meselesinde. Yaşar Nuri Öztürk, Kur'an'daki İslam kitabında bu meseleye şöyle değiniyor:

Soru: Kur'an, çokluğu değer kabul etmeyi, çoğunluğu gerçeğin ölçüsü saymayı nasıl değerlendiriyor?
Cevap: Ne çokluk zafer ve başarının ölçüsü, ne de çoğunluk gerçeğin ve doğrunun göstergesidir. Kur'an sayıları ne olursa olsun insanlara bakarak gerçeği değerlendirmez. Gerçeğe bakarak insanları değerlendirir.

Diyor ve adres olarak Tevbe 25. ayeti gösteriyor.

Çoğunluğun her yaptığı yanlıştır, demiyorum. Çoğunluğun tuttuğu her yol doğru olmayabilir, diyorum. Tutulan yolun, gidilen yönün, yapılan işin meşruiyetini, kişilerin sayısı belirleyemez, diyorum. O kadar.

Read more...

14 Ağustos 2009 Cuma

Olcay seni çok seviyorum...

Sonradan öğrendim.
Ve öğrendiğimde başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
Unutmuşum resmen.
Aklımdaydı oysa...
O kadar da bekledim ilk ben kutlayacağım diye.
Hatırlatıcıyı da kurmuştum halbuki.
Ama kelek yaptı bana, görevini yapmadı şerefsiz.
Ben de anlamadım niye öyle oldu.
Neyse...
Geç de olsa affet beni n'olur.
Başka diyecek söz bulamıyorum...
Doğum günün kutlu olsun Olcay'ım.
Seni çok seviyorum...

Tekin.

Read more...

9 Ağustos 2009 Pazar

Gelin Arabası

Şu sıralar gelin arabalarının plakalarına takmış durumdaydım. Malum bu günler düğün günleri ve hemen hemen her gün bir yerde düğün var. Ve yine malumunuz arabaların ön tarafında ‘Evleniyoruz’ yazar, arkasında ‘Mutluyuz’... Bu hiç değişmez. Bunun sırası da değişmez. Yani sıralamanın mantığı, “evleniyoruz ki mutluyuz!”dur. Neden sonuç bağlantısı bir nevi.

Peki şöyle olamaz mı sırası?
Önde "mutluyuz" arkada "evleniyoruz"...
Yani mutluyuz, neden, çünkü evleniyoruz...
Böylesi en azından daha mantıklı. Hiç olmazsa o bağlantıya daha çok uyuyor bu. Ancak bu kadar değişiklik bile çoktur buralarda, aslında her yerde. İlla ki herkes aynı sözleri aynı sırada yazacak.
Madem aynı sözleri yazacaksın ve herkes orada ne yazdığını bilecek, tahmin edecek, ne demeye yazılır ki onlar?
Yazıyorsan şöyle farklı bir şeyler yaz ki ön tarafı okuyanlar merak edip arkaya da baksınlar. Biraz da eğlenceli ol, güldür milleti. Yaratıcı ol, yaratıcı...

Ben günün birinde böyle farklılık yaratmış bir kişiyi görürsem, o kişinin düğününe, onları tanımasam bile gideceğim. Sırf böyle olabildikleri, o şartlanmayı kabul edemeyip yıktıkları için. Plakada ne yazarsa yazsın hiç önemli değil. Yeter ki biraz değişik olsunlar.

Benim, ileride bir gün, olur a, böyle bir şansım olursa, yani evlenen taraflardan biri olursam, kızı da ikna edip şöyle yazılar hayal ediyorum plakamda:
“Hadi hayırlısı”
“Deneyelim dedik”

Ya da;
“Allah’ın dediği olur”
“Star yarab”
“Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler”

Şöyle de olabilir mesela:
“Alırım demiştim”
“Sen de dene”
“Çok istersen olur”

Şunun gibi bir cümleyi başkasında görsem, o kişiye hediye bile takabilirim:
“Bira bu kapağın altında”

Ama benim en sevdiğim şu:
“Turnayı gözünden vurdum”
Hadi hayırlısı... :)

Read more...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Küreselleşme Sürecinde Yönetim Krizi

*[...]

Bütün sistem oluşumları bir anlamda farklılıkların dengeli bir yönetiminden ve değişik kısımların belirli bir bütün halinde bir arada tutulmasından ibarettir.

Alt kısımlar ile alt sistemlerin kendi içlerindeki ve aralarındaki karşılıklı arabağlılık ve faaliyetleri, belirli bir iletişim ve etkileşimi zorunlu kılmaktadır. Sistemi yaşatan bu temel süreçlerin varlığı ise genel sistemin kapalı veya açık olmasıyla doğrudan ilgili olan bir husustur. Bu anlamda kapalı bir sistem, faaliyetlerini ve buna bağlı olarak da varlığını devam ettirebilmesi için gerekli enerji ve malzemeyi başka sistemlerden temin edemeyen ve kendi kendine yetmeye çalışan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık, açık bir sistem ise çevreden gerekli bilgiyi ve enerjiyi sağlayan ve bunları başka sistemlere aktarabilen bir sistemdir. Bu anlamda, fiziki ve mekanik sistemler, özellikle eşyanın durağan özelliğinden kaynaklanan temel bir sebep yüzünden birer kapalı sistemlerdir. Ama, yaşayan ve canlı sistemler, dış ortamlara bağlı ve dış etkenlere açık oldukları nisbette birer açık sistem olarak bilinirler.

Kapalı ve açık (fiziki ve sosyo-kültürel) sistemler arasındaki önemli farklılıklardan biri, değişme olgusu karşısındaki tavır ve yönelimlerdir. Mekanik ve kapalı sistemlerin temel amacı, statükoyu yani mevcut durumu korumaktır. Sistemi oluşturan kısımlar arasındaki arabağlılık ve irtibat, kendi yapısı içinde oldukça durgun ve sınırlıdır. Bu tür kapalı sistemlerin çalışma düzeninde, her bir parça birbirine oldukça bağlı buna karşılık dış etkenlerden nisbeten bağımsız bir durum arzetmektedir. Bu durum, sistemin değişmelere karşı dayanıklılığını ve sağlamlılığını artırma gibi bir özelliğe sahip olmasına yol açmaktadır. Mekanik ve fiziki sistemlerin, dış çevreye oldukça kapalı bir çalışma düzenlerinin olması, bir bakıma sistemin güvenlik mekanizmasını oluşturmaktadır. Bu anlamda, sistemin örgütleyici ve etkili unsurları tarafından istenmediği sürece her türlü değişmeye karşı sistem korunmaktadır. Mesela, mekanik bir sistem olan, siyah-beyaz televizyon, dışarıdan ilgili mühendislik müdahalesi olmadan kendiliğinden renkli televizyon haline gelmemiştir. Bütün fiziki ve mekanik sistemler, tasarlandığı ve yapıldığı gibi çalışır, bunun dışındaki çalışma ve işleme düzeni bir sapma veya bozulma olarak değerlendirilir.

Açık sistemlerin çevre ile olan karşılıklı ilişkileri dolayısıyla çok sık bir şekilde dış etkilenmeye maruz kaldıkları bilinmektedir. Bu durum, açık sistemlerin dış değişkenlere ve etkenlere büyük ölçüde bağımlı olmalarına yol açmıştır. Farklı seviyelerde ve derecelerde olsa bile, açık sistemin her unsuru ve parçası karşılıklı etkileşimler çerçevesinde kendiliğinden değişmeye müsaittir. Bir sistemin belirli bir kısmı herhangi bir değişmeye maruz kaldığı zaman, bir müddet sonra diğer kısımlar da bu değişmeye uyum gösterecek, başlangıçtaki istikrar durumu değişik bir noktada takrar dengeye gelecektir. Açık sistemlerin çok sayıda değişme faktörüyle karşı karşıya kalması, bu sistemlerin devamlı bir şekilde kendilerini dengeleme ve istikrar ihtiyacı ile başbaşa kalmasına yol açmaktadır. Açık sistemler çok hızlı bir değişme ve dış sistemlerden devamlı bir etkilenme sürecine girerlerse unsurlar arasındaki uyumun yeniden sağlanması çok güçlenecek ve belki de sistemin belirli bir istikrar seviyesine ulaşmasına imkan vermeyen bir "şok" ve "dengesizlik" durumu ortaya çıkacaktır.

Açık sistemlerin kendi hayatiyetlerini belirli bir bütünlük ve denge içerisinde devam ettirmesi, büyük ölçüde dış etkilenme ve değişmelerin normal sınırlar içerisinde kalmasına bağlıdır. Sistemin unsurları arasındaki arabağlılığın ve ilişkinin belirli uyum noktasında dengeye ulaşmadığı zaman, ya sistemin bütünlüğü zayıflayacak ya da dış etkilenmelere son vermek için kendi içine kapanacaktır. Sistemin bütünlüğünün zayıflaması, alt kısımlar ve unsurlar arasında temelde var olan farklılıkların çoğalması ve genel sistem çerçevesindeki mevcut ortak hususların azalması sonucunu doğurur. Böylece, sistemin bütünlüğünü sağlayan "ortak normlar"dan, "ideolojik uygunluk"tan ve "ortak yönelişler"den sözetmek zorlaşmakta ve her bir alt sistem kendi başına bir varlık durumuna gelmektedir. Diğer halde ise açık bir sistem olması gereken sosyo-kültürel bir organizasyon, kendi mevcut dengesini ve bütünlüğünü korumak amacıyla kapalı bir yapı durumuna dönüşmektedir. Bu tür sosyo-kültürel organizasyonlar, dış etkilenmeler ve hızlı değişmelere karşı kendilerini savunmak için bir takım ilke ve kurallar ortaya koyarlar. Böylece, diğer alt sistemlerle iletişimlerini asgari seviyeye indirerek kendi kendilerine yetmeye çalışan kapalı bir sistem haline gelirler.

**[...]
Değişmelere uyum çabaları sürerken devamlı olarak ortaya çıkan yeni değişme dalgaları, kitle halindeki insanların sosyo-kültürel sistemlerin dayanamayacakları bir seviyeye ulaşarak bir "gelecek şoku" yaşanmasına zemin hazırlar. Gelecek şokunun insanlar üzerindeki etkilerini ise sürekli kaygı, mevcut otoritelere karşı düşmanlık, amaçsız şiddet eylemleri, zihni ve fikri uğraşlardan uzaklaşma şeklinde özetlemek mümkündür. Bugün neyin değiştiği, yarın neyin değişeceğinin belirsiz olduğu bir ortam, dinamik ve yenilikçi bir toplumun gösterdiği bir sosyal hareketlilik değildir. Böyle bir değişme süreci, kendi insicamını ve istikrarını kaybetmiş bir kültür sisteminin, kontrolsüz ve rastgele bir dengeye ulaşma çabalarıdır.


* Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, Küreselleşme Sürecinde Yönetim Krizi, s.96-s.99
** Prof. Dr. Feyzullah Eroğlu, Küreselleşme Sürecinde Yönetim Krizi, s.108

Read more...

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Evde Kalmış Kızlar

Bir tanıdık geldi bize, evlenmek için taa uzaklardan.

Adı Sadi. 28 yaşında.

Bizimkiler onu köy köy, ev ev, kapı kapı, düğünden düğüne dolaştırıp duruyorlar. Kız bulmaya çalışıyorlar. Ona kız beğendirmeye çalışıyorlar. Gösterdikleri kızların ortalama yaşı 32. Kız değil yani, kızkuruları. Bildiğimiz evde kalmış kızlar...
Haliyle Sadi hiçbirini beğenmiyor.

Benim haberim yok tabi bunlardan.
Bunları Sadi bana anlattı.
Ben de ona ihtiyarların kız beğenirken kriterlerinin çok farklı olduğunu anlattım.
Mesela kızın etlisini butlusunu ararlar öncelikle.
Ayak bileklerine bakarlar, kalınsa beğenirler. Diğer kriterlere geçerler.
Yemek yapmasına bakarlar.
Evi silip süpürmesine, çekip çevirmesine bakarlar.
Annesine babasına saygısına bakarlar, ahlakına bakarlar.
Bakarlar oğlu bakarlar.
Bakmadıkları tek şey, kızın yüzü. Bir de yaşı.
Onlar için kızın, erkeğin yanında dolaştırılabilir olması ya da erkeğin ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamaması hiç önemli değildir.

Ben anlattıkça Sadi de bana hak verdi.
Bunun üzerine bir kampanya yapmaya karar verdik:
Evde Kalmış Kızların Gönlünü Hoş Etme Projesi...
Bir tim kuruyoruz: Evde Kalmış Kızları Kurtarma Timi (EKAKUT)...

Şöyle sloganlar tasarlıyoruz kampanyamız için: Evde Kalmış Kızlara Bir İyilik de Sen Yap!
ya da;
Evde Kalmış Kızlar İçin Bi' Parmak da Senden!.. (İsteyen parmak kaldırsın gibi).

Bu kampanya tutarsa evde kalmış kızlar, çıtır erkeklerden belki vazgeçebilir...
Evde kalmış güzelim zavallı kızlar bir nebze de olsa mutlu olabilir...
Bütün dünya sadece evlenmek isteyen erkeklere ve onlara adanmış çıtır kızlara kalabilir...
Bu projenin sahipleri de yeni kurulan dünyadan nasiplerini alabilir.
Belki.
Neden Olmasın...:)

Read more...

Çoban Çocuklar: Ahmet ve Bahar

Yol üstünde bir yerde çoban çocuklara rastlıyoruz. Oturuyoruz yanlarına.

Ahmet ve Bahar...

Ahmet aylığı bir milyara 150 büyükbaş hayvana tam 7 ay boyunca çobanlık yapacak. Çok zor tabi şartlar. Sağolsun gider gitmez hemen çay ikram ediyor bize. Kardeşi Bahar da o küçücük elleriyle bardakları yıkıyor, çayları doldurmak için. Çay aslında içilecek gibi değil (benim gibi bir çay hastası için hele ağzımın tadını bozmak gibi bir şey.) ama madem burdayız onun da tadını alacağız. Onları da kırmayacağız bu arada.

Çok sevdim ben Bahar'ı.
Konuşmaya çalışıyorum.
Okula gidip gitmediğini soruyorum, ufak bir sessizlik oluyor, Ahmet cevap veriyor.
Kaç yaşındasın diyorum, Türkçe bilip bilmediğini soruyorum ürkerek.
Hep aynı huzur bozucu sessizlik...
Ahmet cevaplıyor yine.
Anlayacağınız Bahar bir türlü konuşmuyor.
Utanmışlığın sessizliğine bürünmüş oturuyor öylece.
Saçları örtüyor yüzünü.
Ben sordukça daha bir örtülüyor yüzü sanki, kapkara saçlarıyla.

Onda, benden 6 yaş büyük ablamı görüyorum.
Hayal meyal hatırlıyorum.
O da Bahar gibiydi.
Saçlarından yüzü görünmezdi adeta.
Bahar gibi masumdu o da.
Ağladığı zaman saçı başı hep girerdi birbirine...

Ve şimdi sıkı durun. Bahar okula gidiyor. Üçüncü sınıfa geçmiş ve 10 yaşında.
Evet, başta korkarak sorduğum sorumun cevabını alınca çok mutlu oluyorum.
Bahar ne mutlu ki okula gidiyor ve...
Yaşasın TÜRKÇE BİLİYOR...
Utanmama gerek kalmıyor.
Yüzümün kızartısı ağlamaklı bir sevince bırakıyor kendini usulca...

Read more...

26 Temmuz 2009 Pazar

Dağa Çıktım: Düşünüyorum

Televizyon yok, gazete yok, telefon yok, internet hiç yok...
Her şeyden mahrum, her şeyden bihaber.
Bunları kafaya takmazsan, görmezden gelirsen yani, biraz da ihtiyacın varsa böyle bir şeye, tüm yokluklar avantaj bile sayılabilir aslında. Eğer unutmak istiyorsan bazı şeyleri veya düşünmek istiyorsan şöyle etraflıca, burası onları yapabilmek için birebir. Burası, seni Fenafillah'a yani kamil insana erdirmek için tüm gücüyle sana yardım ediyor.
Şöyle dağlara bakıp, sonra dağın gökyüzüyle öpüştüğü çizgiyi izleyip sonsuzluğun tadına varılabilir. Sonsuzluk nasıl bir şeydir, hissedilebilir. Böyleyken, sonsuzluğu seyrederken ufkun da bir o kadar geniş oluyor.
İsteyene.
Düşünüyorsun alabildiğine...
Düşünüyorsun sonsuzlukça...

Evet bugün düşünme ve hayallere dalma günü.
Bir şeyi bir an önce aklımdan silip atmam gerek.
Söküp atmam gerek beynimin dehlizlerinden...
Ve üstünde fazla durmamam gerek.
Çünkü biliyorum ki ne kadar çok düşünürsem o kadar hafızamı işgal edecek o 'Şey'.

Bir şey daha düşünüyorum. Daha doğrusu kurguluyorum...
Yeni yeni filizlenen bir şeyi aklımda hayalimde canlandırıyorum.
Nasıl'ını arıyorum.
Birincide için ne kadar sıkılır burkulur ise, 'Bu'nda yüreğin o kadar ferahlar rahatlar.
Bu 'Şey' öyle bir şey ki, birinci 'Şey'in panzehiri.
İlacı.
Yaralara derman,
Güzelliklere bir ferman...
Geleceğin önünü açan,
Ön görmeye yarayan bir çift göz gibi adeta...
Düşünüyorum...
Düşlüyorum...

Read more...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Dağa Çıktım (3)

Küçük Not:

Bugün burdaki son günümüz. Yarın sabah 6'da, geldiğimiz arabayla geri döneceğiz. Dün yağmur yağdı. Bugün hava kapalı ve serin. Tam tamına beş gündür burdayız. Unutamayacağım bir tatil geçirdim, bir macera yaşadım. Böyle yere gelmek başlı başına cesur bir karardı. Ve kararımdan dönmediğim, kararımı uyguladığım için hem seviniyorum hem de gururluyum. Bunca zorlukları, mahrumiyetlikleri, yabancılıkları göze alıp geldim ve pişman değilim. İyi ki gelmişim diyorum...

Read more...

Dağa Çıktım (2)

Elimde telefonum bloga yazı yazarken

Öyle yapmak istiyorum ki burdan ayrıldığımda "İyi ki gitmişim. Pişman değilim. Uzun zamandır böyle bir tatil yapmayı arzuluyordum. Ve şükür ki bunu becerebildim." diyebileyim. Son zamanlarda kafam öyle şeylerle doluydu ki onları bir şekilde atmam ve boşalmam gerekiyordu. Hatta bir aylığına yurtdışına gidip, şöyle ülke gündeminden ve kendi dertlerimden soyutlanmak istiyordum. Ona gerek kalmadı. Buranın havası ve şartları isteklerimi karşıladı. Demiştim, dünyayla iletişim burda sıfır. Yani dünyan bu köy kadar. Bu köy ne kadar genişse senin de ufkun o kadar geniş...


Eve geldik. Başımız yanıyor. Boynumun arkası acaip kızarmış durumda. Yaklaşık 5 km yürümüşüz. (toplamda 3.5 saat, dağ-tepe-göl...). Yüzümüzü iyice yıkadık ve bardaklarca tuzlu ayran içtik. Şimdi uzanıyorum. Başım hala yanıyor. Birazdan yıkanacağım ve sonra güzel bir uyku iyi gelecek.

Dün o kadar güneşin altında kalmışız ki boynumda ve başımda kızarıklıklar oluştu. Başımı yastığa koyamıyorum. O yüzden bugünkü uyku ağrılı ve sancılı oldu. Güneşe eşlik eden rüzgar, güneşin kavurucu etkisini hissetmemize mani oldu. Sonuçta da olan oldu. Yandık resmen. Bundan dolayı bugün dışarı çıkamadım. Güneş kızarıklarla temas ettiği anda ağrılar başladı, ben de günümün çoğunu evde ya da gölgede geçirmek durumunda kaldım. Yazılarımı da yazmaya fırsat bulabildim böylece...
Uğurca Köyü fotolarına resmi sitesinden erişebilirsiniz...

Read more...

Dağa Çıktım (1)

Tuzluca'nın Uğurca Köyü. Köyde 52 kişi yaşıyor. Bir zamanlar 300-400 kişi yaşıyormuş, şimdi ise insanların çoğu İstanbul'a yerleşmişler. Köydekiler birbirleriyle genelde akrabalar. Köyün en tanınmış yerleri, su çıkan gözeleri. Acıbulak, Kanalbulak, Şirinbulak... Özellikle Acıbulak denen soda tadında suları çok ünlü. Böbrek taşlarına iyi geliyormuş. Bunlardan İstanbul'a götürenler bile var. Hatta bir doktor, hastalarına bu sudan tavsiye etmeye başlamış bile...Her türlü bitkiyi bulmak mümkün: Isırgan otu, Kuşebbeyi (Türkçesi nedir?), Kuşburnu, Kevgen...

Televizyon filan yok. O yüzden zaman geçirici oyunlar oynuyoruz. Mesela normal şartlar altında oynamayacağımız, aklımıza hayalimize bile gelmeyen İsim-Şehir (tamam kabul, karizma çizildi) oynuyoruz. Sonrasında ise mantık sorularıyla hem zaman öldürüyoruz hem de birbirimizi sınarken yeni şeyler öğreniyoruz. Tipik eski zaman halleri... Herkes birbiriyle içiçe, herkes birbiriyle kanka. Böceklerle bile...

Burada acaip böcekler var. Hepsinden olağanüstü tırsıyoruz. Örneğin kulağa giren böcek var. Adı Gildan. İsmi bile bizi korkutmaya yetiyor. Çoğu geceleri ortaya çıkıyor. Ve geceleri eğer uykunuz yoksa, o gece sizin için kabusa dönüşebiliyor. O yüzden elimizden geldiğince günboyu yorulup gece de şöyle bir güzel uyku çekmemiz gerek. Her türlü korkudan, her türlü tırsıntıdan yoksun bir uyku...

Uğurca'nın bana göre en güzel özelliği, yaklaşık 40 derece güneşin altında bile terlememeniz. Terleseniz bile üstünüzdekiler vücudunuza yapışmıyor. Çok yürüdünüz ve yoruldunuz, güneş sizi fena halde kavurdu diyelim. Bir ağacın altına oturduğunuz vakit sanki buzdolabına girmiş gibi serinlersiniz. Tam tepelere çıktığınızda artık ağaç gölgesine gerek kalmaz, güneşin altında bile rüzgardan keyif alırsınız. Rüzgar artık sizi güneşin terletmesine izin vermez. Şöyle yanaklarınızı, vücudunuzu sürekli yalayıp geçer ve ferahlarsınız. Ben üşüdüm bile diyebilirim.

Burada telefonlar çekmiyor. Çekse bile sadece Turkcell (Allah'ına kurban :)) çekiyor. Benimki ise Avea. O yüzden kimse beni arayamıyor. Ben de kimseyi arayamıyorum haliyle. Bu zor geliyor başlarda ama sonradan alışıyor insan. Telefonu yanında dolaştırmana gerek yok. Dolaştırsan da sadece saat olarak işe yarıyor... Benimkisi bir de şu notları almama yaradı.
İnternet zaten yok. Olsa bloga gönderebilirdim burda yazdıklarımı. Ama eve gider gitmez yazıları resimleriyle birlikte blogda paylaşacağım. Bu notları güneşin altında alıyorum. Ve benim gibi güneş özürlüsü bir adam bile güneşten rahatsız olmuyor. Rahatım ve keyfim yerinde diyebilirim.

Uğurca Köyü fotolarına resmi sitesinden erişebilirsiniz...

Read more...

3 Temmuz 2009 Cuma

Ayıp oluyor Hıncal!..

Aylar önce yazmıştım ya Gazetecilikle uğraştığımı. İşte onun ganimetlerini yeni yeni topluyorum.

Bizim Hıncal (ben ona böyle seslenirim, o da bana Balım der) benim blogu takip ediyor tabi. Benim "Köpek mi değerlidir, insan mı?" yazımın altına bir yorum bırakacağına, oturup kendisi bir şeyler karalamış bugün kendi köşesinde. Diyor ki:

İşte, Allahın günü yollarda ölen onlar, yaralanan yüzler, her yıl yok olan binler gündem olmaz mı?.
Kimsenin kılı kıpırdamıyor..
Kimse "Bu ne rezillik" demiyor.. Kimse "Yahu bir şeyler yapalım, insanlarımız böyle pisi pisine ölmesinler. Yuvalar yıkılmasın" demiyor..
Yahu bu ülkede bir gün 19 köpek itlaf edilse yer yerinden oynar.. Oynatırlar..
O köpeklerin dernekleri, sahipleri var çünkü..
19 insan, köpekten beter ölüyor, hem de her gün, haber bile olmadan.. Niye?..
Bu ülke insanının köpek kadar da mı değeri yok?..


Görüldüğü gibi Hıncal da bir sonuca varamamış. Sorular sorarak, insanların kafasında bir şeyler oluşturmaya çalışmış.
Tamam. Doğru diyorsun da Hıncal'ım kendine daha bakir konular bulsan daha iyi olmaz mı?
Nedir bu ucuz taklitçilik?
Şimdi benim blogu çok kişi takip etmiyor diye ayıp olmuyor mu benim sorularımı köşene taşıyorsun?
Diyelim ki aldın, ama insan bir kaynak belirtir dimi?
Şahlığından mı düşersin benim çapkın Hıncal'ım.
O kadar angut kızı meşhur ettin, koluna taktın dolaştırdın, sonra köşende reklamlarını yaptın.
Ee ya biz!
Biz ne olacağız Hıncal?
Biz hep böyle ağızdan ağıza söylenerek mi artıracağız okurlarımızı?
Hep aritmetik mi olacak bu artış, hiç mi geometrik olmaz?
Yazsana bizi de köşenin bir kıyısına.
Eline mi yapışır Hıncal?

Valla...
İyisin, hoşsun, güzel de gülüyorsun ama Hıncal,
ayıp ediyorsun...

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST