18 Kasım 2008 Salı

Yeni bilim eski bilime karşı



Daha önceki yazımda ipuçlarını vermiştim. Bilgi toplumu ve yeni bilim üzerine yazı yazmanın vakti geldi. Peki nedir bu bilimin yenisi, eskisi. 

Kafamızı üniversitedeyken karıştırmıştı bunlar zaten. Bir yandan Sistem Teorisi, Sayısal Kontrol gibi derslerde klasik bilimi(Newton bilimi) ve kavramlarını öğrenirken diğer yandan Bulanık Mantık(Fuzzy Logic) ve türevi derslerde Yeni Bilim(Kuantum Fiziği ve türevleri) üzerinde duruyorduk. Klasik (Newtonial Bilim) bilimde 'bir sisteme neyi verirsen onu alırsın' ya da 'şunu şöyle değiştirirsen bu sonucu alırsın' deyimleriyle özdeşleşen 'Nedensellik' özelliği anlatılıyordu. Yeni Bilimde* ise 'Nedensellik' özelliği deyim yerindeyse çöküyor ve bazı şeylerin ilkesel olarak bilinemez oldukları savunuluyor. Yani bilim adamlarının, neyi bilip neyi bilemeyeceklerini bildikleri bir bilimden bahsediyoruz. işte kafalarımız bu yüzden karışıyordu, hangisi doğrudur diye. Oysa o zamanlar dersin hocası Prof. Erhan Akın'ın, oyun oynadığımızı ve yaptıklarımızın gerçek dünyanın bir çeşit simülasyonu olduğunu tekrar tekrar söylediğini, şimdilerde hatırlıyor ve anlamını ancak bu zamanda algılayabiliyorum. 

'Bilim her şeyi çözer' devri bitiyor. Bu konuda Alev Alatlı diyor ki: "Klasik Fizik, doğrusal sistemleri çözüyor, ne ki, gerçek dünyada doğrusal sistem yok! Gerçek dünya kırçıl, gerçek dünya puslu, gerçek dünya saçaklı (Alatlı, Fuzzy kelimesini puslu, kırçıl, saçaklı olarak çeviriyor). Siyah-beyaz olan, tertipli, düzenli olan, bilim; dünya değil. Kırçıl bir dünyayı anlatmak için, içinde kırçıl kelime olmayan bir dili, bilimin dilini, kullanageldik; sorun da burada." 

Tabi eski bilimin kurucusu Aristo'dan (ve mantığından) bahsetmemek olmaz. 'Her şeyin bir görünümü/formu vardır' ya da 'birşey ya şöyledir ya böyle' mantığı çöküyor. Yerini Bulanık Mantık(Fuzzy Logic) alıyor. Bu konuda Alatlı: "Aristo mantığının ikili (doğrusal) sisteminde gökyüzü ya mavidir, ya da mavi değildir. Hem mavidir hem de mavi değildir olmaz. Bir şey, ya doğrudur yada yanlış. Dijital bilgisayar, 0/1 ikili sisteminde çalışır. Bilim, siyah-beyaz düşüncenin zaferidir. 'Bilim' deyince akan sular durmaktadır ama aslında siyah-beyaz da yoktur. Karadır denilen her şeyi; saç, kumaş, gece, gökyüzü, kömür, ne bulursak toplayıp bakalım. Bakalım, birinin siyahı ötekininkini tutuyor mu?! Keza beyaz. Köpük, bulut, elmanın içi, kemik, diş, kar. Öyleyse, beyaz diye de bir şey yok, beyazımsı birşeyler var!" diyor. 

Kaos Teorisinin temelinde Kelebek Etkisi vardır. Her şeyin her şeye bağlı olduğu bir sistemde Kelebek Etkisi şöyle tanımlanıyor: Şu anda Tokyo'da kanat çırpan bir kelebek bir süre sonra Iğdır'ın bir köyünde fırtınaya neden olabilir. Burada Alev Alatlı'ya başvurmak gerekir: "İnsan toplumları da dinamik sistemler. Bu saptamanın telmihi önemli, çünkü Kaos Paradigması, toplum mühendisliği (örneğin, Yeni Dünya Düzeni**) girişimcilerinin, kesin sonuçlar almayı beklememeleri gereğine işaret ediyor. Ne kadar iyi düzenlendiği, uygulandığı, denetlendiği sanılırsa sanılsın, herhangi bir toplumsal olay, bütün bir dünyayı sarsacak Kelebek Etkisi yaratabilecektir, çünkü. Bu bağlamda, 'ateş olsa, cürmü kadar yer yakar' deyişi gerçekçi değildir."

Yukarıda Bulanık Mantık'a değindim. Devam edelim. Bir buçuk sene önce bu bloga başlangıç yazısı olarak şöyle bir yazı yazmıştım. Bulanık Mantığın kurucusu Lütfi Askerzade. Batıda Lotfi A. Zadeh olarak bilinir. Ancak Askerzade Türk/Azeri kökenli. Güney Kaliforniya Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Fakültesi'nde dekan. 1962 yılında 'Fuzzy Logic' kavramından, 'Devre Teorisinden Sistem Teorisine' başlıklı makalesinde şöyle bahsediyor: "Bize radikal ölçülerde farklı bir matematik lazım. Bize bulanık verileri tanımlayabilecek bir matematik lazım! Aristo mantığı, davete gelirken, smokin, kolalı beyaz gömlek, siyah kravat, siyah rugan iskarpinler giyinen birine benzer. Bulanık mantık ise, blucin, tişört, lastik ayakkabıyla gelene. Eskiden böyle bir kıyafet kabul edilemezdi. Ama artık işler eskisi gibi değil, işler değişti." Alatlı bunu, 'İkinci Aydınlanma*** Çağı'nın gebe olduğu zihniyet değişikliğine işaret eden sözler, olarak nitelendirir.

Bulanık Mantık'ın en fazla uygulandığı yer Japonya. 1990'lardan bu yana elektrikli süpürgelerden metro teknolojilerine kadar çok geniş bir uygulama alanı var. 

Özetle, klasik bilim yerini yeni bilime bırakıyor. Bilimin, bilim adamının düşünce şekli ve paradigması değişiyor. Ve son olarak, Alatlı bu konuda çok iddialı bir söz ediyor: "İkinci Aydınlanma Çağı, Demokritus’un parçacıklarına karşın Buda’nın 'bütüncül' dünya görüşünü yerleştiriyor. Malazgirt'ten bu yana top ilk kez ayağımıza geldi, bizim Sufi tayfasına çok iş düşüyor." 


* Bu akımın öncüsü Werner Heisenberg'dir. Son zamanlarda çok satan "Olasılıksız" kitabında da adından çokça söz edildi. O kitabın ülkemizde de fazla tutulmasının nedenlerinden biri de bence kitabın, yeni bilim ve kaos paradigması (özellikle Kelebek Etkisi) üzerine kurulması ve bizim düşünce yapımıza/inancımıza çok uymasıdır.

** Yeni dünya düzeni, toplum mühendisliği demişken Gediz Akdeniz'in ŞU yazısını okumakta fayda var.   

*** İkinci Aydınlanma Çağı'nı Alev Alatlı ŞÖYLE açıklıyor.


Read more...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Her sevmek hem de nasıl beklemektir!..



Bir dostumun anlattıkları kafamda. Sanki kendim yaşamışçasına, içerliyorum her söylediğine.
An be an yaşıyorum ve çokça da ağlamaklı oluyorum o söylerken. Nicedir unuttuğum, unutmak istediğim şeyleri hatırlattı bana. Meğer sadece ben yaşamamışım;
aşkı, ayrılığı, beklemeyi ve sonsuz umudu...
En zoru da, her an ona dokunabilecekken, bir telefonla dahi duygularını söyleyebilecekken, bunları yapamamak. Gitme diyememek. Seni seviyorum diyememek. İşte en çok koyan da bu insana; ama tabi yaşayana, anlayana.

Acı çekmek. Belki de en insani vasıf bu. Bunların içinde de en can alıcısı 'severken acı çekmek'. Acı çekmek büyütür insanı der, büyükler. Öyle diyorsunuz ama, ben böyle büyümek istemiyorum ya da büyümek istemiyorum belki, o zaman ne olacak! Derdime derman olacak mısınız?.. Derman olamazlar belki başvurduklarınız ama sizi dinleyebilirler, kendinizi boşaltmanıza izin verebilirler pek tabi.

Tüm bunlar kafamı kurcalarken, unuttuklarım hafızamı işgal etmişken, aklım yüreğime tekrar yenik düşmüşken okuyorum Hıncal Uluç'u. Kafamı dağıtmak, birşeylerle meşgul olabilmek için okuyorum. Ama ne mümkün! Tam da içimde hissettiklerimi vuruyor yüzüme. Kaçayım derken yakalanıyorum birdenbire. Atilla İlhan'dan, Özdemir Asaf'tan, Ümit Yaşar'dan bahsediyor, devamında Necip Fazıl'a giriyor Hıncal uluç. Şiirlerini bir daha hatırlıyorum, evet hatırlıyorum. Bunlar benim sığındığım limanlarımdı bir zamanlar. Hepsini çok özlemişim. İçlerine ne kadar çok şey saklamışım meğer. Okuyunca açıldı hepsi birer birer. Anlattılar sakladıklarını teker teker... Unutmamışlar hiç birini...

"Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım. "

diyor Ümit Yaşar.
Bu dizeler hala dipdiri içimde, şiirin tamamı ise hala bekleyenlere, içinden atamayanlara...

Bir ayak sesi duymayayım
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
Bir sarı saç görmeyeyim
Yüreğim burkuluyor
Ağlamaklı oluyorum.
Her şey bana seni hatırlatıyor
Gökyüzüne baksam
Gözlerinin binlercesini görürüm
Bir rüzgar değse yüzüme
Ellerini düşünmeden edemem
Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
Tadı senden gelir
Yediğim yemişlerin İçtiğim içkilerin
Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
Bu emsalsiz hüzün
Seni beklediğim içindir.

Resmine bakamaz oldum
Uykulardan korkuyorum artık
Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada.
Ve şu saat geldiğin anda
Durabilir sevincinden
Zaman çıldırabilir
Çünkü benim dünyamda
Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.

Bir çocuk doğmayı bekler
Bir ağır hasta ölmeyi
Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
Yalnız bir kadın sevilmeyi
Ve düşün ki bir adam
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi.
Sen gelinceye kadar
Pencerem kapalı duracak
Rüzgar gelmesin diye
Artık perdeleri açmayacağım
Gün ışığı girmesin diye
Sonra kahrolacağım
Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
Ve günlerce gecelerce haykıracağım
Nerdesin diye, nerdesin diye.

Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
Biliyorum
Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım.


Read more...

5 Kasım 2008 Çarşamba

Bilişim Felsefesine Giriş

Atacan, blogunda güzel bir konuya değindi. Biz de o konu üzerinde güzel bir tartışma yaşadık/yaşıyoruz. Bundan sonra da karar verdik ki; bilişim felsefesi, bilgi ekonomisi gibi konularda paslaşarak ilerleyeceğiz. Bu yüzden oraya yazdığım bir araba dolusu yorumu, buraya da yazsam en azından bu konulara bir giriş niteliği taşır, benim de işin neresinden tutacağım hakkında bir fikir verebilir diye düşündüm.  

Birinci yorumum:

""Youtube'a ve sahibi Google'a, tüm dünyanın dikkatini çekebilecek ve zaman içinde daha da gelişecek, dişli rakipler çıkarabiliriz." (Atacan said)

Buna "kötü komşu, insanı ev sahibi yapar" da diyebiliriz fikrimce. Ki çok yerinde olanı budur. Gözümün nurudur ve takdir edilesidir.

"Eleştirmeyi bırak kardeşim, somut öneriler getir" serzenişinde de bulunabilirsin, haklısın, ama ben de birazdan haklı olacağım, Şöyleki: 
Rasyonel yöneticiler olmadıkça bu yolda daha fazla ileri gidilemez, fazla da birşey beklemeyin zaten. Örneğin çok milli duygularla yola çıkıldığında herkesi heyecanlandıran Pardus projesi vardı bir aralar, ne oldu ona. Devlet sahip çıkmadı, üniversiteler bile gidip milyonlar ödeyerek MS ürünleri aldı. Pardus bir "deneysel proje" olmaktan ileri gidemedi, gidemiyor. Yazanları ise "milli orgazmlar" yaşamakla kaldılar.

Şimdi MS sadece bir örnek. Hiçbir şekilde karşı da değilim, ancak projelere başladıktan sonra da onun koordinasyonunu iyi yapmak gerekiyor. İş sadece projeyi bitirmekle kalmamalı, onu hayatın bir parçası haline de getirmelidir."

Bu yorum üzerine gelen güzel bir yorum (yorumun yorumu:)) şöyle:

"İşin aslı;
isimlerle, ünvanlarla, devletlerle, ordularla değil bu işi felsefe edinmekle gelişecektir.

Pardüs başarısız bir proje değil.
Bir deney hiç değil...
O yapması gereken işi çok iyi yerlerde şu an yapmaktadır.
O projeyi "Başarısız" gibi gösterenler,
akmakta olan ve akacak olan dolarlardan sorumlu olacaktır, dersem çok mu sert olurum :)

1. Pardüs için dev reklam atakları ve gövde gösterileri yapmak insanımızı sevindirecek midir?
2. Kurumlar mevcut sistemlerini bırakıp Pardüs'e geçebilecek midir?
3. Pardüs hakkında olumlu-olumsuz yorum yapanlar Pardüsü kaç defa denemişlerdir, kurmuşlar mıdır?
4. Pardüsün, Tübitak'ta, mühendislerimize sağladığı istihdam, eğitim ve kendini geliştirme alanlarını hesaba katmakta mıyız?"               
                          

Bundan sonraki ikinci yorumum ise;

"Tartışma çok güzel gidiyor. Bu kadar yazılanın üstüne "kaçak dövüşmek" olmazdı. 

Pardus özelinde ya da genel olarak Linux ile ilgili ne zaman birşey demeye kalksak, hemen dediklerimiz ağzımıza tıkılıyor. Herkes bir refleks ile hemen Linux'un faydalarından, Linus Torvalds için küçük ama insanlık için ne kadar da büyük bir adım olduğundan bahsediyor. Yahu bilgisayar dünyasının içinde olup da Linux'a karşı çıkılabilir mi! Hiçbir şey bilmiyorsam, şu an lisanssız (ihbar olarak algılanmasın:)) Windows kullanabiliyorsam eğer, Linux'a oturup kalkıp şükretmem lazım, en azından. O yüzden böyle bir cepheleşmeye hiç gerek yok, çünkü hepimiz aynı saftayız, hepimiz kardeşiz ;) 

İkincisi; bir insanın ve belki de bir mühendisin en asgari özelliği, söyleneni/yazılanı anlaması olmalıdır. Allah aşkına, yazdıklarım arasında Pardus projesi başarısız olmuştur, yazan mühendisler de bir işe yaramaz gibi bir ifade var mı? Hayır yok.

Ama diyorum ki başarısız olan Pardus projesi değil, bittikten sonra şimdiye kadar gösterilen/gösterilmeyen alakadır. Yani devletin alakasında bir başarısızlık vardır. Devlet (ya da her kimse) bu işin koordinasyonunu iyi yapamadı, yapamıyor en azından şimdiye kadar. Eğer yapsaydı, ne reklama ne büyük gövde gösterilerine gerek kalırdı. 
Tekrar ediyorum, kullanılmamasının nedeni işletim sisteminin kalitesi değildir, nokta. Amma velakin eğer Pardusu, sadece mühendislerimize istihdam sağlamak ve onları böyle komplex işleri yapabilecek düzeye getirmek için yaptık diyorsanız, orada haklısınız, söyleyecek sözüm yoktur."

Durum budur. Şimdilik bu girişi yaptıktan sonra, elimiz bir kere bulaştıktan sonra bilişim felsefesi, bilgi felsefesi, bilgi ekonomisi gibi konular üzerinde yazmaya başlayabilirim.

Read more...

28 Ekim 2008 Salı

Yasaklamalar ve Bir İletişim Kazası

Ülkem iyici garipleşti. Yasaklamalar sürüyor, site engellemeleri aldı başını gidiyor. Bundan önce de wordpress, youtube, ekşisozluk gibi siteler erişime kapatılmıştı. En son kapatılan ise blogger.com. Bunlar basında duyuldu, çünkü çok popülerler ve içerikleri bizzat "bizim" tarafımızdan üretiliyor. Üstelik bunların içinde benim blog sitem bile var. Artık, ne yanlış yaptıysam beni bile engelliyorlar:) Kendimi nerde yanlış yaptım diye sorgulamadan edemedim doğrusu ama neyse.

Ben bu yazıda, son blogger kapatılmasının farklı bir yönüne değinmek istiyorum. 

Bilindiği üzere blogger, Lig TV'nin kaçak olarak, internet üzerinden yayınlanması sonucu kapatıldı. Peki Lig TV'nin internetten kaçak olarak, üstelik hiçbir ücret ödemeden seyredildiğini kimler biliyordu? Cevabını vereyim; bu konuda, özellikle P2P , sopcast olayından haberdar olanlar hariç, kimse bilmiyordu. Bilmiyordu diyorum çünkü artık herkes biliyor. Evet herkes biliyor. Blogger'ın kapatılmasının ardından herkes öğrendi. Millet harıl harıl google'da "bedava ligtv" aramalarını yapıyor. O halde Digitürk büyük bir hata yaptı ve adeta kendi ayağına kurşun sıktı, diyebilir miyiz, diyebiliriz pek tabi. Kendi açığını bizzat kendisi duyurdu, var mı daha ötesi? 
Hatta haber sitelerinde rastladığım bir yorumda şöyle diyordu: 

- Lig tv aboneliğimi iptal edip, yayınları internetten seyredeceğim...

Nasıl iyi mi? 

Read more...

27 Eylül 2008 Cumartesi

İstemiyorum, göndermeyin

Acaba diyorum, teknolojiyle iç içe olup da dijitallikten bu kadar niye nefret ediyorum. Ama sonra diyorum ki kendi kendime, ben dijitalden değil, duyguların bu kadar dijitalize olmasından, dijital hayatlardan nefret ediyorum.

Geldi çattı gene bayramlar, kandiller. Ve tekrar başladı gönderilmeye o klişe bayram tebrikleri, mesajları. Hepsi birbirinin aynı ve sonu "... olsun, bayramınız kutlu olsun" ile biten, o ruhsuz "birörnek" dilekler. Hepsi de, sahiplerine tesadüfen gelen, gene aynı yolla "tesadüfi" ve "çoklu gönderilen" güzel maniler. Ve bazılarının sonunda "ya tanımazsa" diye yazılan sanal isimler.

İstemiyorum, göndermeyin...

Hiçbirşey hissetmiyorum bu mesajları alınca. Araya kaynadım gitti gene, diyorum içimden. Ve çoklu gönderen mutant kişilerin hayatlarında, mutant varlıklar olmaktansa, olmamak geliyor içimden.

Lütfen diyorum... Göndermeyin, istemiyorum...

Read more...

26 Eylül 2008 Cuma

CHP'de böyle adamlar da varmış!

Ağabeyim ile benim, siyasette pek de anlaştığımız söylenemez. O bir partiyi tutar ve ne olursa olsun onu savunur ben ise duruma bakarım. Bu durum da 'ülke için kim en iyisini yapıyorsa, kim güzel ve yararlı işler yapıyorsa, onu destekleme' durumudur. Yani benim için partiler yoktur, yapılan işler vardır ve bunu kim daha iyi yapıyorsa oyumu hakediyordur. 

Ağabeyimle ilk defa bir siyasi konuda anlaşmış bulunuyoruz: Kemal Kılıçdaroğlu CHP'nin yeni yüzü oluyor (yüzünü İnönü'ye benzetiyoruz), ancak Deniz Baykal önüne engel çıkarmazsa. Bizce, Kılıçdaroğlu CHP'nin parlayan yıldızı oldu ve Deniz Baykal'ın önüne geçti. Özellikle son yolsuzluk olaylarında, adı sıkça duyuldu. Ancak bence, Kılıçdaroğlu'nda bir 'karizma problemi' var.

Acaba Kılıçdaroğlu, Ecevit gibi yapıp, Deniz Baykal'dan başkanlığı kapabilecek mi? Bunu zaman gösterecek. Eğer böyle olursa, bizim de -öteden beri var olan- ileri görüşlülük özelliğimiz kanıtlanacak sanırım.

Biz bunları düşünürken, sahur vakti nette de şunları buldum. 

"Her şeyden önce Türkiye Kılıçdaroğlu’nda uzun süredir aradığı “temiz, ilkeli ve mütevazı” lideri buldu. Kılıçdaroğlu önümüzdeki dönemde Türk siyasetinin parlayan yıldızı olacağını ilan etti. “Yeni bir Ecevit mi doğuyor?” sorusunu akıllara getirdi. Somut, kesin ve duygu yerine mantığı baş tacı ettiği duruşu ile Batılı siyasetçileri aratmadı. Tek handikapı yıpranan bir partili olmasıydı. Ama o, partisinin imajının üzerine çıktı. Savaşın galibi oldu."

Read more...

10 Eylül 2008 Çarşamba

Karikatürler

Son günlerdeki tartışmalar üzerine çok şey yazılabilir,
çok şey söylenebilir. Ama bunların hiç birisi bir resmin
anlattığından daha fazla etkili olamaz. Ben de böylelikle
tartışmalara bir ucundan da olsa katılmış olayım.

Buyrun, oluş sırasına göre, en güncelinden geriye doğru...






Read more...

7 Eylül 2008 Pazar

Bu Yazıyı 15 Kişiye Gönder!

"Facebook son zamanlarda aşırı derecede kalabalıklaştı. Birçok kullanıcı Facebook'un yavaşlamasından şikayetçi. Kayıtların gösterdiğine göre bunun sebebi çok fazla aktif olmayan kullanıcı olması. Öte yandan çok fazla yeni Facebook kullanıcısı var. Biz bu mesajı, kullanıcıların aktif olup olmadığını bulmak için çevrenize gönderiyoruz. Eğer aktif kullanıcı iseniz lütfen 15 kişiye bu mesajı kopyala+yapıştır yapın (yani gönderin diyor).

Bu mesajı 2 hafta içinde göndermeyenler, yeterli boş alan açılabilmesi için tereddütsüz silinecektir. Eğer Facebook hâlâ çok kalabalık olursa kibarca bir parça bağış isteyeceğiz (ödemeli yapacaklar kelekler). Fakat bu mesajı tüm arkadaşlarınıza gönderdiğinizde bize kimlerin aktif kullanıcı olduğunu gösterecek ve üyeliğiniz silinmeyecektir.

Facebook kurucusu

Mark Zuckerberg"

Bu gibi mesajlar sıkça gönderilir oldu mesaj kutuma. Dikkatle okuyunca, metindeki imla ve anlam hatalarından, böyle bir mailin tümüyle asparagas olduğu hemen açığa çıkıyor. Zaten sadece bu hatalarla da değil, her türlü yayılımcı e-postaları default olarak siliyorum ve gönderen kişiye de hafif sitemli gülüyorum, nasıl oldu da buna inandı diye.

Millet e-posta avcılığını, önceleri daha insani konularda yazılmış maillerle yapıyordu. Örneğin, "15 kişiye gönderirseniz, minik kıza 5 cent verilecek" türü mailler geliyordu, hoş şimdi de geliyor, değişen durum yok. Bir ara, mesajın 15 kişiye (Neden hep 15'tir bu, onu da anlamış değilim) gönderilmemesi durumunda MSN logosunun renk değiştireceği ve kullanılamaz hale geleceği, minvalli yazılar gönderilmişti, MS yöneticilerinin ağzından. Şimdi de üstteki Facebook yalanı dolaşıyor, posta kutularını.

Bir de bunların SMS'le gönderilenleri var. Ancak SMS paralı olduğu için, bazıları buna inansalar dahi kolay kolay göndermeye yanaşmıyorlar. Gönderebilmeleri için çok sağlam nedenlerinin olması lazım. Örneğin en son, "bu mesajı 15 kişiye gönderin ve 250 dakka bedava konuşun" diye bir SMS aldığımı hatırlıyorum. Hatta birinin gözü öyle dönmüş olacak ki, aramız hiç de iyi olmamasına rağmen, bana da gönderebiliyor :( (çoklu gönderdiği için araya karışmış olmalıyım!). Hesaplıyor hemen, 15 mesaj 2 kontörden, eder 30 kontör. Nerden baksan kardayım. Hemen yolla.

İşin garibi, bunlara inanıp da "15 kişi"ye gönderenler arasında, bu işten anlayanlar da var. Facebook ya da MSN'den dışlanmak istemiyorlar demekki. Onlardan mahrum kalmaktansa, en iyisi mesajda denileni yapmak.

Aslında bu maillerin içindeki e-posta adreslerini toplasam, belki ben de bunları bir iş için kullanabilirdim. Ama yazık ki gelen mailleri anında siliyorum. Peki ben, bu konuyu buraya yazarak ne yapmaya çalışıyorum? Hiç, tarihe not düşmektir niyetim, o kadar. Nasıl olsa, sadece kendimin uğradığı bir blogta yazdım diye, kimse vazgeçmeyecek göndermekten ama beni de bunları silme zevkinden mahrum edemeyecekler. Sitemle karışık gülücükler yolluyorum kendilerine.

Read more...

4 Eylül 2008 Perşembe

Krom, nemenem şeysin sen böyle!

Google Chrome'u daha bugün yükledim ve yaklaşık 4 saattir kullanıyorum. Gözüme ilk çarpan özellikleri hakkında bir şeyler yazmak istedim:


1. Kesinlikle hızlı, hissedilir derecede. İlk açılışı diğer akranlarına göre hızlı.
2. Arayüzü her zamanki gibi (google) çok sade. Büyük toolbox'lardan kaçınılmış.
3. Bence en güzel özelliği, adres çubuğunun artık bir google arama çubuğuna dönüşmüş olması. Burada AJAX'la güzel işler başarılmış.
4. Birden fazla pencere açılınca, Görev Yöneticisi'nde de o sayıda chrome.exe programı açılıyor. Bu da işlemciyi fazlaca kasıyor, özellikle benimki gibi düşük işlemcili bir makineyse.
5. Durum çubuğu yok, onun yerine şeffaf bir sekme getirilmiş.
6. Web geçmişimizi tüm detaylarıyla tutuyor ve bu da kişisel bilgilerin reklam malzemesi olabileceğini gösteriyor (başka işler için de kullanılabilir elbette). İlerde böyle bir özellik katabilirler, örneğin bizim gezdiğimiz sitelerin içeriğine göre düzenlenmiş reklam gösterimleri.
7. Son girdiğimiz sitelerin preview'lar halinde tutulması görsellik açısından güzel.
8. İndirme yöneticisi, biraz firefox'unkine benziyor.

Şimdilik ilk gözlemlerim bunlar. Böylelikle, bence Google, teknoloji olarak Microsoft'a bağımlılıktan kurtuluyor. Hatta bunun bir sonraki aşamasının, Google İşletim Sistemi olacağı bile söyleniyor. Bize de hayırlı olsun demek kalıyor son tahlilde :D...

Bu arada Krom'daki ilk yazımızı da yayınlamış olduk böylece..


Read more...

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Sansür

Read more...

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Bir Şiir

Vazgeçtim bu dünyadan ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış
Ezilmiş, hor görülmüş emeği, göz nuru
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene
Doğruya doğru derken eğriye adın çıkmış
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama
Seni yalnız komak var ya o koyuyor adama

Can Yücel

Read more...

12 Haziran 2008 Perşembe

Suyun sırrını taşıyan adam

Kırgızistan'daki Talas eyaletinin Şeker köyünde
Tanrı Dağları'ndan inen Şeker ırmağı akar.
Şeker ırmağı, yüksek dağların sırrını taşırmışçasına
suları köpükler içinde iner Şeker köyüne.
İşte tam bu noktadan sonra sakinleşir,
köpükleri durulur, huzur içinde durgun akmaya başlar.
Şeker ırmağı taşıdığı sırrı, birisine devretmiş de rahatlamış gibidir.
Şeker suyunun dorukları göklere uzanan Tanrı Dağları'ndan
alıp taşıdığı sırrı devralan, Aytmatov'dur.
Artık sırrı taşımanın ağırlığıyla, sırrın verdiği sorumluluğun
yüküyle yaşayacak ve yazacak olan,
Cengiz'dir.

Mekanın cennet olsun...

Read more...

7 Haziran 2008 Cumartesi

Devam...

Read more...

6 Haziran 2008 Cuma

Ne Mutlu Bize(!)

Bu yoğun günlerimde bu notu bırakmak istedim:

"Kriz yaratma konusunda üzerimize yok. Giderek bir 'yargıçlar ülkesine' dönüşüyoruz. Geçmisin darbeleri, artık yargıçlar ve bir kısım bürokratlar üzerinden yapılıyor.
Bunlara da galiba 'post modern darbe' diyebiliriz. Önümüzde bir mesele kalmıştır. O da AKP'nin kapatılması olacaktır. Böylece devletimizi ve ülkemizi daha çok korumuş, geleceğimizi garanti altına almış olacağız. Ne mutlu bize(!)

İyi günler dilerim, günlük..."

Read more...

3 Haziran 2008 Salı

Ses Bayrağımız Türkçe

Taha akyol'dan müthiş yazı. 6. Türkçe Olimpiyatları hakkında:

BÜYÜK şair ve düşünür Yahya Kemal, Türkçenin “ses bayrağımız”
olduğunu söylerdi. Pazar akşamı “ses bayrağımız”ın ulaştığı 110 ülkeden,
her ırktan, her dinden dünya çocuklarını dinledim. Azerbaycan’dan,
Kazakistan’dan, Bosna’dan, Ukrayna’dan, Kenya’dan, Vietnam’dan dünya
çocukları...Sudanlı zenci Vallaa Nur, on yaşlarında var yok; Bedri Rahmi’nin
“Türküler Dolusu” adlı şiirini okuyor! O kadar güzel okuyor ki çocukluğumun
Anadolu’su canlanıyor gözlerimde.Kenyalı Samuel, Cem Karaca’nın “Dervişanız,
dervişan” diye başlayan Bektaşi nefesini okuyor; başında Cem Karaca usulü
fötr şapkasıyla...Her ırktan, her dinden bu dünya çocuklarının, sadece iki ortak
yönleri var: Dünyanın en kıymetli değeri olan çocuklukları ve bir de öğrendikleri
Türkçe!
Koro halinde Türkçe şarkı söylüyorlar:“Biz dünya çocuklarıyız / Bir ağacın dalıyız...”

Doğu’dan Batı’ya
Sahnede sarışın, sevimli bir kız çocuğu; üzerinde Slavları andıran
bir kıyafet, on yaşlarında sanırım; ismi Allova... Evet, Beyaz Rusmuş. “Gesi Bağları”
türküsünü söylüyor.Ukraynalı Anastasya’dan “Beraber yürüdük biz bu yollarda”
şarkısını dinliyoruz.Mogolistanlı öğrenci Dalgorno Sayınbaya “ata yurdunguzdan”
geldiğini söylüyor, Necip Fazıl’ın “Sakarya” şiirini okuyor. Azerbaycanlı ve Bosnalı
çocuklar, Yunus’un “Aşkın aldı benden beni” ilahisini söylüyor.Yüreğimde bir kere
daha hissettim ki, dünyanın en güzel yüzleri çocuk yüzleridir, en güzel sesleri çocuk
sesleridir! Siyah olsun, sarı olsun, beyaz olsun, fark etmiyor.Dikkatimi çekti, korolarda
ve oyun ekiplerinde farklı din ve ırklardan çocuklar bir araya getirilerek kaynaşmalarına
özen gösterilmiş. Şarkılarında, türkülerinde “Eskimo kardeşim, Afrikalı kardeşim” gibi
ifadeler var.Mozambikli Henrik, “Ben bir siyah gülüm, ben Afrikalıyım” diye çok güzel
bir şiir okudu.
Türkçenin okulları
Size “6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” töreninden kesitler sundum.
110 ülkeye yayılmış idealist öğretmenlerin Türkçe ve İngilizce eğitim verdiği
okulların öğrencileri bunlar. Törende verilen ödüller “Atatürk Türk Dili Ödülü”,
yahut “Ali Şir Nevai Türkçe Ödülü” veya “İsmail Gaspıralı Basın Ödülü” gibi
adlar taşıyor. Son olarak Kuzey Irak’a da götürdüler “ses bayrağımız” Türkçeyi.
Evet, Fethullah Gülen Hoca’nın manevi teşvikleriyle açılan okullardan bahsediyorum
ve bazı çevrelerin bu okullara öfkesini bilmiyor değilim.Evet ama bunlar çoğu
Müslüman bile olmayan o ülkelerde şeriat darbesi mi yapacaklar?! Ses bayrağımız
Türkçe niye çeşitli ülkelere gitmesin?! Fransa’nın en “laikçi” başbakanlarından
Gambetta, 1890’larda Fransa’da Katoliklere hayatı zehir etmiş ama Kuzey Afrika’da Cizvit papazlarını devlet gücüyle desteklemişti. Sebebi sorulduğunda şu cevabı vermişti:
- Bizim laikliğimiz ihraç etmek için değildir!
Çünkü Kilise Kuzey Afrika’da Fransızcayı yayıyordu! (Robert Gildea, France,
1870-1914, sf. 49-50)Kaldı ki 111 ülkedeki bu okullar “Türk okulları”dır ve modern eğitim veriyor. Dünyalı bütün bu çocukları sevgiyle kucaklıyorum, “ses bayrağımız”ı kıtalara götüren idealist öğretmenleri alkışlıyorum.

Read more...

21 Nisan 2008 Pazartesi

Yüzsüzlük

Mahfi Eğilmez, Radikal'deki yazısında şöyle diyor:

"Küresel sistem kötüye gidiyor. Aslında belki de iddia edildiği kadar kötüye gitmiyor olabilir. Ama bunun önemi yok. Önemi olan herkesin durumun kötüye gittiğine inanıyor olması. Yani herkesin beklentilerinin kötüleşmiş olması. Beklentilerin kötüleştiği dönemde gerçekleşmenin iyi olması pek mümkün olmaz. Bu kötüye gidiş Türkiye'yi de etkiliyor. "

Çok zamandan beri savunduğu "kriz olacak" görüşünden vazgeçiyor ve diyor ki: "Aslında belki de iddia edildiği kadar kötüye gitmiyor olabilir. " Çevir kazı yanmasın durumları.

Aslında demek istediği şu: Ne zamandan beridir kriz uyarıları yapıyoruz ama gerçekte kriz oluşturacak bir durum olmayabilir. Ancak biz (Mahfi Eğilmez ve arkadaşları), o kadar olumsuz bir beklenti yarattık ki esasında bir kriz ortamı olmamasına rağmen, Türkiye bundan çok kötü etkilenecek.

Pes doğrusu. Hem milleti kriz beklentisine inandır, sonra da bunu itiraf et. Buna en hafif deyimle yüzsüzlük denir.

Read more...

18 Nisan 2008 Cuma

e-ticaret

Sevgili arkadaşım Atacan e-ticaret üzerine şu soruyu sormuş:

"Selamlar Kaptan!
nasılsın ne edersin, işler keyifler nasıldır?
Kaptan sosyal ağ ve internet tecrübelerine dayanarak sana bir soru sorayım..
Bir şahıs parasının bir miktarıyla on-line, teknolojik aletler satış merkezi
açmak istiyor.Herşey web üzerinden olacak.Şahıs ısmarlayacak,
parayı geçip, istediği şeyin gelmesini kısa bir süre bekleyecek.
Piyasada bu konuda kimler vardır?Bu konuda en büyük hangi eksiklikler vardır,
hangi açıklar kapatılabilir? Maliyeti sence ne tutar? Neler edersin?
Cevabını beklerim, görüşmek üzere hayrolsun :))
Selamlar, "

Atacan'a cevabım ise şöyle:

"Selamlar garp kumandanı Ata;
Allah'a şükür iyilik sağlık var, her şey yolunda.
Bugün babanız Atalay Bey'i gördüm, yüzündeki gülücükler
ve onu iyi görmek beni mutlu etti.
Şimdi Pir'im bu konuda araştırmalarıma göre, yeni baştan bir
yazılım yapmak hem çok uğraştırıcı oluyor, hem de çok profesyonel
bir yazılımcıyla çalışmak gerekiyor. Çünkü e-ticaret yazılımları komple bir sistemdir: Nakliyeci (kargo), banka, tedarikçiler..
Bunların hepsiyle anlaşabilmekve onların yazılımlarıyla entegre olmak (web servisleri) gerekiyor. Bunların dışında güvenli bir alış-veriş
yapılabilmesi için sistemin açıksız (minimum açıklı) olması gerekiyor.
Dolayısıyla e-ticaret konusunda uzmanlaşmış kişilerle çalışmak bir elzemdir.
Bu da uzun bir süreç.
Ben bu işe girmeye kararlı isem, e-maximum.com gibi sitelerden
hazır e-ticaret paketi satın alırdım. Bana kalan tek iş, gidip üçüncü
kişilerle anlaşmak. Örneğin bankalarla kredi kartı oranları,
sanal pos gibi konuları görüşüp çözümlemem gerekiyor.
Gelelim şimdi maliyet kısmına. e-maximum.com'dan paketi almak,
taş çatlasa 300-500$ fiyat aralığındadır.Bu şirketten e-ticaret konusunda
yardım da alınabilir. Diğer işlerde herhangi bir maliyet olacağını düşünmüyorum
(iyi bir işletmecinin sermayesi 'dilidir' unutma). Ancak sitenin iş yapabilmesi
için reklama ve iyi bir iş modeline gereksinim vardır. Bunlar da
senin iyi bildiğin, uzmanlık konularındır, sayın Paşam.
Girişimci arkadaşa (umarım sensindir :)) şimdiden başarılar dilerim.
Selamlar, hürmetler...
Şark'tan Gültekin"

Read more...

17 Nisan 2008 Perşembe

Bilişim Gazeteciliği

Su altı arkeolojisinin ortaya çıktığı yıllarda, önemli bir sorunla karşılaşıldı. Dalgıçlık oldukça “teknik bir işti” ve arkeologların hiçbiri bu beceriye sahip değildi. O nedenle su altındaki çalışmaları yürütmek amacıyla dalgıçlara bazı temel arkeoloji tekniklerini öğretmeye karar verdiler. Ama sonuç hiç de başarılı değildi. Dalgıçlar, çoğu zaman gözlerinin önündeki önemli eserlere dikkat etmiyor; kazı alanını arkeolojik disipline uygun olmayan şekilde kazıyor; çoğu durumda alanları tahrip ediyorlardı. Bu tablo karşısında radikal bir değişikliğe gidildi: Arkeologları dalgıçlık kurslarına göndermek. Bugün tüm dünyada, su altı kazılarını; asıl mesleği arkeoloji olan, sonradan dalgıçlık becerisi kazanan kişiler yürütüyor.

Sevgili arkadaşım Atacan bu konuda güzel şeyler yazmış.

Şimdi şu soruyu sormak lazım: Bilişimcilere mi gazeteciliği öğretelim, yoksa gazetecilere mi bilişimi?

Bana sorarsanız, bilişimi gazetecilere öğretelim. Çünkü şimdiye kadar hep bilişimciler gazetecilik yapmaya çalıştı ve herşeyi berbat ettiler. Çıkardıkları dergilerin durumu ortada. Disiplinler arası bir yaklaşımın sergilenmesi lazım bu konularda. Bizim bilişimciler herşeye 'bilişimci' gözüyle bakar, bakış açılarını değiştirmeyi sevmezler. Örneğin, BT yöneticilerimiz kendi işlerini, yazıcıya daha az gereksinim duyulacağı süreçleri geliştirmek yerine; her seferinde sorun çıkaran yazıcıya “acil” olarak müdahale etmek olarak görüyor. Ya da başka bir örnek vereyim: Video konferans tanıtımlarının Türkiye'de ilk yapıldığı yıllarda, BT yöneticilerimiz bu teknolojinin getireceği avantajları, kolaylıkları hiç düşünmeden; bu teknolojinin veri sıkıştırma tekniği, band genişliği gibi teknik konuları düşündüler ve bu teknolojiyi reddettiler. Sonuçta hem şirketleri kaybetti, hem de ülkemiz.

Son söz: Bilişime biraz sosyal bilimci (sosyal bilimci + bilişim = sosyal bilişimci) veya işletmeci gözüyle bakmakta fayda vardır vesselam...

Read more...

17 Mart 2008 Pazartesi

Kazadan Kazançla Çıkmak (!)

Borsa: 39.663; % 7 düştü,
USD: 1,2680; % 1,3 arttı,
Euro: 2,000; % 2,1 arttı,

Ülkemizdeki son gelişmelerden sonraki verilerdi bunlar.

Bu durumda sizce kim kazanıyor ?

İpucu, Türkiye kaybediyor...

Başka lafım yoktur hakim bey...

Read more...

13 Ocak 2008 Pazar

Lezzetli Ülkenin Lezzet Haritası

Ankara Ticaret Odası (ATO), Türkiye'nin il il lezzet haritasını çıkarmış. Bütün illerin kendilerine has lezzetlerini bir bir araştırmış. Bunda kendisine Patent Enstitüsü de yardımcı olmuş.

Lezzet haritasına göre, Türkiye, 2 bin 205 çeşit yöresel yiyecek ve içecekten oluşan zengin mutfağıyla lezzetli bir ülke...

En zengin mutfak olarak Gaziantep öne çıkıyor, bunu Elazığ izliyor.

İlginç isimler göze çarpıyor. Mesela; 'sakala çarpan çorba', 'kulak çorbası', 'kedi batmaz', 'kaçamak', 'şıllık tatlısı', 'otur fatma tatlısı', 'tosunum', 'bacaklı çorba', 'püşürük çorba', 'eli böğründe', böyle gider bu liste...

Bütün bunları yazdıktan sonra Iğdır'ımın lezzetli sofrasını yazmadan olmaz:
- Bozbaş yemeği,
- Helise,
- Perzana,
- Cızdık (olsa da yesek :)),
- Salmanca,
- Fetir,
- Kaysafa,
- veee Patlıcan reçeli (resimdeki)

Afiyetler dilerim...

Read more...
Related Posts with Thumbnails

  © SUgibiOL Blog 2007-2016

ÜST